لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُون
“Eğer o ikisinde (yerde ve gökte) Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, elbette o ikisi (ve onlarda görünen şu intizam) fesada uğrardı (bozulup giderdi). Öyle ise, arşın Rabbi olan Allah, onların isnad etmekte oldukları vasıflardan münezzehtir.”[1]
Evet, Allah lafzı, Zat-ı Zülcelal’in hususi ismi olduğundan bütün Esmasıyla beraber kemal sıfatlarını da içinde bulundurur.
Mesela: “لا اله الا الله” dediğimizde Allah’tan başka bir ilahın, “لا خالق الا الله” Allah’tan başka bir yaratıcının, “لا رازق الا الله”, Allah’tan başka bir rızık verenin, “لا رب الا الله”, Allah’tan başka bir Rabbin de bulunmadığını ifade eder. Ve diğer bütün Esma-yı İlahiye de bunlara kıyas edilsin.
Demek; “Allah’tan başka ilah yoktur.” diyen bir kimse, kendisine ibadet edilenin yalnız O olduğuna inandığı gibi hayat vermek, her şeyi idare etmek, hakkıyla merhamet göstermek, zarar ve menfaat vermek gibi manaları ifade eden isimlerin sahibinin de Allah olduğunu kabul etmiş olur. Ve O’ndan gelen bütün emir ve yasaklarına da uymak gerektiğini lüzumlu görür.
Bu davayı izah ve ispat eden Otuz Üçüncü Mektup’un Üçüncü Penceresi’nin hakikatini anladığımız kadarıyla açmaya çalışacağız. Evet, nasıl ki bir ordugâhta ayrı ayrı sınıflardan oluşan gayet muhteşem, mükemmel ve disiplinli bir şekilde bir ordunun sevk ve idare edildiğini, erzakından tâ silah ve techizatına kadar ölçülü ve düzenli bir surette bütün ihtiyaçlarının yerine getirildiğini görsen. Şüphesiz o ordu ve ordugâh kendi büyüklükleri nisbetinde, bilmüşahede bir kumandan-ı a’zamın varlığını ve tek başıyla o işleri görüp gözettiğini bildirip ispat eder. Hatta kör gözlere bile gösterir.
Aynen öyle de yeryüzü gayet büyük ve muhteşem İlahî bir ordugâhtır. Bir milyondan ziyade çeşitleri bulunan hayvanlar ve bitkiler o ordugâhta eğitimlerini yapan gayet muazzam bir ordudur. Her biri ayrı bir sınıf teşkil eden bütün o nev’lerin erzakları, elbiseleri, şekil ve suretleri, savunma sistemleri olan silahları, talim ve eğitimleri, terhisleri de ayrı ayrıdır. O orduya mensup olan neferlerden birisi her nerede bulunursa bulunsun, hiçbir ihtiyacı unutulmaz. Vaktinde ölçülü ve intizamlı bir surette bu ihtiyaçlar tedarik edilir. Bu hal, şüphesiz tek başına o orduyu sevk ve idare eden nihayetsiz kudret, ilim ve hikmet sahibi bir zatın varlığını ve birliğini gösterip ispat eder.
Evet, bütün bu ordu ve ordugâhı yaratıp idare edemeyen bir zat, o ordunun bir ferdine bile sahip çıkıp karışamaz. Eğer karışmış olsa karıştıracak. Mesela, bir çekirdeğin hammaddesi olan atomları yaratan kim ise o çekirdeği de yaratan odur. Çünkü o hammaddeye sahip olmayan o hammaddeden çekirdeği icad edemez. Aynı zamanda çekirdeği yaratan kim ise meyveyi de yaratan odur. Çünkü meyveyi yaratamayan o çekirdeği var edip içine yerleştiremez. Meyveyi yaratan kim ise ağacı da yaratan odur. Çünkü o meyve ağaç denilen fabrikanın ürünüdür. Ağacı yaratamayan meyveyi yaratıp o ağaca takamaz. Öyle de ağacı yaratan kim ise yeryüzünü de yaratan odur. Çünkü ağaç yeryüzü denilen tezgâhın dokuduğu bir üründür. Yeryüzünü yaratıp icad edemeyen o ağacı yaratıp da yeryüzüne yerleştiremez.
Demek; yeryüzü ordugâhı kimin ise içindeki bütün canlılar ordusu da onundur. O ordugâh ile bütün o orduyu yaratıp icad edemeyen bir tek çekirdeği bile yaratıp ona sahip olamaz.
Evet, bu muazzam ordugâhta bulunan bu kadar mükemmel bir ordunun, gayet mükemmel intizam ve disiplinle en güzel bir şekilde idare edilmesi ve hiçbir tarafta herhangi bir karışıklığın bulunmaması, Hâlık-ı Zülcelal’den başka hiçbir kimsenin bu işe karışmadığını gösterip ispat eder.
Ayet-i Kerimede ifade edildiği gibi: ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِأً وَهُوَ حَسِيرٌ
“(Ey aklına güvenen insan!) gözlerini çevir de (âleme ve bilhassa bu orduya) bir bak! Hiçbir gevşeklik (düzensizlik, karışıklık) eseri görebilecek misin?” Eğer bir defa bakmakla göremediysen -ki göremeyeceksin- “Sonra tekrar gözlerini çevir de bak” (bu def’a daha dikkatli bir araştırmayla herhangi bir karışıklık bulmak için bu orduyu tetkik et!) “elbette gözlerin bir eksiklik eseri bulamadan pişman ve yorgun olarak sana dönecektir.”[2]
İmam Gazali (ra) gibi akıl ve hikmet sahibi olan bütün bilim adamları da bu gerçeği kabul ederek, bu âlemin yaratılışından daha güzeli olamaz demişlerdir:
لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ Yani âlemdeki bütün varlıkların yaratılışında vazifelerine uygun en mükemmel bir hikmet ve düzenin bulunduğunu, ittifak ile kabul etmişlerdir.
Mesela, bal arısının vazifesi balı yapmaktır. Cenab-ı Hak, o vazifeyi yapabilmesi için ona en münasip bir vücut ile cihazları ihsan etmiştir. Buna göre dikkat edilirse, bütün varlıkların vücut ve azaları ile vazifeleri arasındaki münasebet ne kadar hassas ve ince olduğu anlaşılır.
Madem biz insanlar bu ordunun içinde en şerefli bir taifeyiz. Öyleyse her şeyden evvel kumandan-ı a’zamımız olan Zat-ı Zülcelal’i tanıyıp rızasını kazanmaya çalışmalıyız. O’nun emirlerine uyarak layık-ı vecihle ibadetimizi yapmalıyız. Yasaklarından sakınıp rızasına aykırı her türlü günah ve yanlış hareketlerden uzak durmalıyız. Böylece eşref-i mahlûkat olduğumuzu muhafaza ederek dünya ve ahiret saadetini kazanırız. Ve bilhassa bütün saadetlerin temeli ve başı olan cemal-i İlahi ile en şerefli bir asker olarak müşerref oluruz.
Yoksa komutanını tanımayan veya ona isyan ederek birliğinden firar eden bir asker gibi, yukarıda saydığımız bütün saadetleri kaybetmekle beraber o nispette de verilecek bir ceza ve cehennem azabına maruz kalmak tehlikesi vardır.
Aynı zamanda Rabbinin rızasını gözeten ve âhireti düşünen, âhiretini kazandığı gibi dünyasını da kazanır. Fakat o büyük kumandanı dinlemeyen, yalnız dünyanın zevk ve lezzetlerine düşkün olan asker ise, Rabbinin rızasını ve âhireti kaybettiği gibi, eceli geldiğinde dünyası da başına yıkılır, onu da kaybeder.
[1] Enbiyâ, 22
[2] Mülk, 4


