Ayet-i kerimede, اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ “Muhakkak ki Allah katında (yegâne) din İslam’dır.”[1] Yani insanların gelişmiş isti’dadlarına uygun ve fıtratlarına münasip din ve hayat nizamı yalnız İslamiyet’tir. Çünkü insanlar dünyaya gönderildiklerinde ilköğretime giden masum çocuklar gibi henüz isti’dadları gelişmemiş ve tecrübesiz bir surette gönderilmişlerdir. İsti’dadlarının inkişafı nisbetinde peygamberler vasıtasıyla şeriatlar ve kitaplar kendilerine indirilmiştir. İnsanlar tecrübe sahibi olup isti’dadları tam inkişaf ettiğinde yani üniversite seviyesine geldiklerinde ise en mükemmel muallim olan Peygamberimiz (asm) ve en mükemmel kitap olan Kur’an-ı Azimüşşan ve en mükemmel din olan İslamiyet gönderilmiştir.
Nasıl ki bir insanın eğitim hayatında anaokulu, ilkokul, ortaokul lise ve üniversite gibi devreler bulunur. Öyle de insanların dünyaya gönderilmesinden sonra da benzer devirler bulunmaktadır. Kitapların ve peygamberlerin gönderilmesiyle ve tecrübelerin artmasıyla o devirler sırasıyla yaşanmıştır. En son üniversite seviyesi sayılabilen asr-ı saadet ve Hz. Muhammed (asm)’in devri gelmiştir. Bu devir, bin dört yüz seneden beri adalet vesilesi olarak kesilmeden devam ettiği gibi kıyamete kadar da devam edecektir.
Evet, üniversitede ilkokul, ortaokul ve lise dersleri geçerli olmadığı gibi önceki dinlere göre amel etmenin de Cenab-ı Hak tarafından kabul edilmemesi hikmet-i Rabanî’nin muktezasıdır. Buna binaendir ki, Allah, وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪يناً فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ “Kim de İslam’dan başka bir din ararsa, artık kendisinden asla kabul edilmeyecektir. Ahirette ise o hüsrana uğrayanlardan (olacak)tır.”[2] diye ferman eder. Zaten İslamiyet diğer dinlerin doğru olan esaslarını içine almıştır. Onlara ihtiyaç bırakmamıştır. Maalesef şu anda İslamiyet’i bozmaya çalışanlar diğer dinleri de bozmuşlardır. Bunlara itibar edilmez. Hâlbuki İslamiyet’e muhalefet edenler eğer akl-ı selim ile insanlık tarihine bakarak düşünseler, İslamiyet’e karşı olan bu saldırgan ve tahribatçı hareketleriyle beşeriyeti bozup felaketlere götürdükleri gibi, kıyametin kopmasına da sebep olmaya çalıştıklarını anlayacaklardır.
Çünkü bilindiği gibi tarihte kavm-i Nuh ve kavm-i Lut gibi bütün azgın toplumlara gelen helâketler ve belalar o zamanda yürürlükte olan dine ve Allah’a karşı isyanlarına binaen gelmiştir. Buna göre şimdiki insanlara ve bilhassa ellerinde maddî güç bulunduranlara baktığımızda, felaketlerin gelmesi ve kıyametin kopması için adeta yarıştıklarını görüyoruz.
Mesela: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği ekserî kararlar, Allah’ın emir ve yasaklarına uymayanların lehinde ve uyanların da aleyhindedir. Ve toplumları demokrasi ile idare eden devletler ise büyük bir titizlikle beşerî ve felsefî olan düsturları İlahî hükümler yerine ikame etmek için gayret göstermektedirler. Adeta kâinatı yaratan ve idare eden Yaratıcı ve en son gönderdiği ve halen yürürlükte olan İslamiyet’i yeryüzünün idaresinde devre dışı bırakıp kendi akıllarının mahsulü olan zulüm ve adaletsizliği netice veren nâkıs, eksik felsefî düsturlarla dünyayı idare etmeye çalışıyorlar.
Maalesef İslamî idare ve hâkimiyetin son bulmasıyla, Avrupa medeniyetinin ve felsefesinin de her tarafta hüküm sürmesiyle yüz seneden beri, daha önce eşi ve benzeri görülmemiş bu kadar katliamların, zulümlerin, esaretlerin vukua gelmesi, o medeniyet ve felsefenin insanların fıtratına ne kadar muhalif düştüğünü göstermektedir.
Bu kadar sıkıntılarla beraber halen de sadece bu felsefî sistemle insanların saadet bulacağı iddia edilmektedir. Bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu anlamak için Afganistan, Irak, Suriye, Somali, Vietnam, Bosna Hersek vs. örnek olarak gösterilebilir. Hatta bu sistemin hâkim olduğu ve saadet bahçesi kabul edilen Amerika gibi devletlerde yaşayan insanlar için dahi bir saadet vesilesi olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Çünkü o memleketlerde yaşayanların asayiş ve emniyeti ancak güçlü bir teknolojiyle mümkün olabilir. O maddî sistemin çöktüğü yerde emniyet ve asayişten söz edilemez.
Mesela, Haberlerde geçtiği gibi, New York’ta 13 Temmuz 1977’de meydana gelen elektirik kesintisinde, karanlığa gömülen şehir, yağmalama olayları ve kaosa sahne olmuştur.
Hâlbuki İlahî nizam, insanların yalnız nefislerini korkutup müteessir etmez. Belki insanların akıllarına, ruhlarına, kalplerine tesir ettiğinden devletin sisteminin çöktüğü yerde de o İlâhî sistem devam eder.
Bir polisin olmadığı yerde mü’minin kalbindeki iman, ona mekândan münezzeh olan Allah’ın hazır ve nâzır olduğunu hatırlatmak ile onun nefsini asayiş ve emniyeti ihlal etmekten vaz geçirtir. Eğer idareciler vatandaşlarının saadetini istiyorlarsa bunun ancak Allah’ı tanımak, emir ve yasaklarına uymakla mümkün olduğunu bilmelidirler. Darb-ı mesel olarak: “Kork Allah’tan korkmayandan.” cümlesi dahi bu hakikati ifade etmektedir.
Evet, insanların fıtrî dini İslamiyet’tir. Zira hak ve hukuk denilen; başkasının canına kıymamak, hırsızlık yapmamak ve herkese iyilik yapmak gibi bu davanın binlerce delil ve burhanları vardır.
O burhanlardan biri de insanın yaşadığı İslamî hayattır. Şöyle ki, dikkat ettiğimizde görüyoruz ki; dünyaya gelen her çocuğun sevimli bir hali vardır. Onun bu hali vicdanları bozulmamış insanların şefkat ve merhametini celb eder. O çocuk ister Müslümanın çocuğu olsun, ister Müslüman olmayanın çocuğu olsun fark etmez. Çünkü bir hadis-i şerifte,
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم : مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلاَّ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ ، فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ أَوْ يُمَجِّسَانِهِ
“Her doğan çocuk, (mutlaka İslam) fıtratı üzere doğar. Ancak anasıyla babası onu Yahudi veya Hristiyan ya da Mecusi yaparlar.”[3] diye ferman edilmiştir. O çocuğun sevimliliği buluğ çağına kadar devam eder. Çünkü Allah affettiği için, o çocuğun işlediği günahlar onun üzerinde bir tesir bırakmaz. O yaşta iken ölse kimin çocuğu olursa olsun cennete gider. Eğer o ölen çocuk buluğ çağından evvel ibadet yapmışsa Cenab-ı Hak, merhametinin muktezası olarak onu büyükler gibi otuz üç yaşında cennetine alır ve büyüklere yaptığı muameleyi yapar.
Dikkat edildiğinde görülür ki, o çocuk ergenlik çağından sonra namazını kılar, Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına uyarak camiye, cemaate devam eder, İslamî hayatı yaşarsa nuranî, sevimli bir zat olarak ölünceye kadar hayatına devam eder. Allah’a sığınırız, eğer o çocuk buluğ çağından sonra ibadetini terk edip Allah’ın emir ve yasaklarına uymazsa, işlediği günahların tesiriyle o sevimli simasını kaybettiği gibi insanların kendisine gösterdiği şefkat ve acıma hissini de kaybeder. Ve bütün hayatını Allah’ın dostlarının nazarında sevimsiz ve itici bir tarzda geçirir.
Evet, herkes çevresine baksa hayatlarını İslamiyet’i yaşamadan kumarhane ve kahvehane köşelerinde geçirenlerin durumuyla, İslamiyet’i yaşayarak camiye devam edenlerin durumunu karşılaştırsa İslamî hayatı yaşamanın ne kadar fıtrî olduğunu fark edecektir.
[1] Âl-i İmran, 19
[2] Âl-i İmran, 85
[3] Fethu’l-Bari, Sahih-i Buhari Şerhi, Kitabü’l-Cenaiz, 79. Bab, Daru’s-Selam, 1. Baskı, Riyad, 2000, c. 3, s. 279, Hadis No: 1358


