Günahlar bir kalpte birikince, o kalp kör olur. Hak ile batılı ayıramaz. Dine yarayan şeylere dikkat etmez. Ahiret işlerine kıymet vermez. Bu durumda olan bir insan, bütün gayretini fâni ve nefsin arzu ettiği dünya işlerine harcar. Hatta diyebiliriz ki, bugün göz önünde yaşanan hataların birçok insan tarafından fark edilmemesinin bir sebebi de, işlenen günahların perde olmasından kaynaklanmaktadır.
Tirmizî’nin hasen ve sahih olarak naklettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (sav):
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم: إنَّ الْمُؤمِنَ إِذَا أَذْنَبَ ذَنْبًا كَانَتْ نُكْتَةٌ سَودَاءُ فِيَ قَلْبِه ، فَإِنَ تَابَ ، وَنَزَعَ ، وَاسْتَغْفَرْ صُقِلَ مِنْهَا ، وَإَنْ زَادَ زَادَتْ حَتَّى يُغَلَّفَ بِهَا قَلْبُهُ
“Şüphesiz ki mü’min herhangi bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir leke oluşur. Eğer o kişi hemen tevbe eder onu çıkarır ve istiğfar ederse kalbi cilalanır. Eğer günahı arttırırsa o leke de kalbini perdeleyinceye kadar artar.”[1] İşte bu, Allah’ın kitabında zikrettiği كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır! Bil’akis kazanmakta oldukları şeyler (günahlar), kalblerinin üzerine perde oluşturmuştur.”[2] Ayetinde geçen ‘ran’ kelimesinin manasını ifade eder.” buyurmuştur. Yine müfessirler demişlerdir ki: “O perde, günah işleye işleye kalbin kararmasıdır.”[3]
Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şöyle ifade eder: “Günah kalbe işleyip kalbi siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı kalpten çıkarıncaya kadar, kalbi katılaştırır.”[4] Her günahta küfre gidecek bir yol vardır. Eğer insan, tedbirini alarak tevbe ve istiğfar ile o günahları terk etmezse, o günah sebebiyle küfre düşebilir. Eğer bir an evvel tevbe ve istiğfar ile o günahı terk etmezse, insan inandığı gibi yaşamazsa yaşadığı gibi inanır kaidesince, cehennemin olmadığına dair bir şüphe kalbine gelse, onu büyük bir delil kabul edip, Allah korusun, cehennemin inkârına kadar gidebilir.
Hem yine faizle iştigal eden bir insan, hırs sebebiyle alışıp o günahı terk etmediği takdirde, faizin haram olmadığına dair yanlış bir düşünce aklına gelince, ‘faiz de ticaret gibidir.’ Diyerek onun helal olduğuna kanaat getirerek küfre gidebilir.
Bu iki misal ile yapılması gereken bütün ibadetler ve terk edilmesi gereken bütün günahları mukayese edebiliriz.
Böyle durumda bulunan insanlar, sineğin ısırması nev’inden olan günahların cezasından kaçarken, yılanların ağzına girmek gibi olan küfür helaketine kendilerini atmış olurlar. Bu duruma düşünce kalpleri perdelenmiş olur. İstikamet yolunu göremezler.
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم : مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلاَّ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ ، فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ أَوْ يُمَجِّسَانِهِ
Ebû Hureyre (ra): “Rasûlullah (asm) şöyle buyurdu” demiştir:
“Her doğan çocuk, (mutlaka İslam) fıtratı üzere doğar. Ancak anasıyla babası onu Yahudi veya Hristiyan ya da Mecusi yaparlar.”[5] buyurulduğu için her çocuğun kalbi ergenlik çağına kadar beyaz olur. Ondan sonra da farz ibadetleri yapıp günahları terk edenler, kalplerindeki o safiyeti korurlar. İman ve ibadeti terk edip günahlara dalanlar ise, öyle bir halden Cenab-ı Hakk’a sığınırız, kalblerini siyahlandırırlar.
Nasıl ki, beyaz bir kâğıda siyah bir mürekkep devamlı olarak damlatılırsa, belli bir zaman sonra simsiyah bir kâğıt olur. Böylece devamlı olarak günah işleyenin de beyaz olan kalbi yavaş yavaş siyaha dönüşür.
Ayet-i kerimede: لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰه “Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyiniz.”[6] Hadis-i şerifte de قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنبِ، كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ:“Günahından tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir.”[7] buyurularak, kalp perdelense veya mühürlense bile, ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmememiz gerektiği belirtilmiştir.
Nasıl ki, kör bir adam kendi başına kalsa, yolunu bulup istediği yere ulaşamaz. Ancak, itimat edilen, gören bir adamın yardımıyla yolunu bulur ve istediği hedefe ulaşır. Öyle de basiretini kaybeden ve kalp gözü kör olan bir adam, kâmil bir zata veya dürüst bir arkadaşına itimat edip teslim olursa, o doğru yolda giden zat, kalbi perdelenen adamı da beraberinde götürür. Her ibadeti yapmasına ve her günahı terk etmesine vesile olmakla, o kalp temizlenir ve üstündeki perde kalkarak tekrar eski haline dönüşebilir.
Zira Peygamberimiz (asm) buyurdular ki:
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: اَلْمَرْءُ عَلى د۪ینِ خَلِيلِهِ فَلْيَنْظُرْ أحَدُكُمْ مَنْ يَخَالِلُ
“Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse sizden biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.”[8]
Şüphesiz arkadaş ve çevre edinmenin çok büyük bir önemi vardır. Böylece iyi arkadaş ve çevre insanın kurtulmasına sebep olduğu gibi, kötü arkadaş ve çevre insanın helakine ve kalbinin mühürlenmesine sebep olur.
Safvan bin Kudâme (ra), ben Rasûlullah (asm)’ın yanına hicret ettim. Ve dedim ki: “Ya Rasûlallah şüphesiz ki seni çok seviyorum.”
Peygamberimiz (asm) de: اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[9] diye buyurmuştur. Başka bir rivayette de şöyle geçer:
أَنَّ رَجُلًا مِنْ أَهْلِ اَلبَادِيَةِ أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، مَتَى السَّاعَةُ قَائِمَةٌ؟ قَالَ: وَيْلَكَ، وَمَا أَعْدَدْتَ لَهَا قَالَ: مَا أَعْدَدْتُ لَهَا إِلَّا أنِّي أُحِبُّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ، قَالَ: إِنَّكَ مَعَ مَنْ أَحْبَبْتَ فَقُلْنَا: وَنَحْنُ كَذَلِكَ؟ قَالَ: نَعَمْ فَفَرِحْنَا يَوْمَئِذٍ فَرَحًا شَدِيدًا
Bir gün köylülerden bir adam Peygamberimiz (asm)’in yanına geldi ve dedi ki:
“Ya Rasûlallah kıyamet ne zaman kopacaktır?” Efendimiz (asm) de ona:
“Yazık sana,(o güne hazırlıklı ol, kendine yazık etme) onun için hazırlığın nedir?” diye sordu. O da:
“Onun için bir hazırlık yapmadım. Ancak şüphesiz ki Allah ve Rasûlü’nü seviyorum.”
Efendimiz (asm) de ona:
“Sen sevdiklerinle berabersin.” müjdesini verdi.
Oradakiler: “Biz de onun gibi miyiz?”
Efendimiz (asm) de: “Evet” diye cevap verdi. Onlar:
“Biz o gün çok büyük bir sevinçle gayet ferahlandık.” [10] dediler.
Bu hususta Abdullah Bin Ömer (ra) şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin ederim ki, iftar etmeden bütün günlerimi oruçla geçirsem, uyumada n bütün gecelerimi de ibadetle geçirsem ve bütün malımı da Allah yolunda sarf etsem, kalbimde ibadet edenlere bir sevgi, günah işleyenlere de bir nefret bulunmadan ölürsem bu yaptıklarımın bana hiçbir faydası olmaz.”[11]
Şüphesiz ki, Allah ve Resulünü sevmemiz, nefsimize değil, onların emir ve yasaklarına uymak ile gerçekleşir. Hem salih insanları sevmemiz onlar gibi salih olmamızı gerektirdiği gibi, Günahkâr insanlardan nefret etmemiz ise, onların işlediği günahlardan vazgeçmemizi netice verir.
Yine rivayette vardır ki, Cenab-ı Hak, Hz. Musa (as)’ya şöyle vahyetmiştir: “Ey Musa! Benim için hiçbir amel yaptın mı?” Musa (as) dedi ki: “Ey Rabbim, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka ve zekât verdim.” Cenab-ı Hak ona: “Şüphesiz namazın senin kurtuluşun içindir. Orucun seni koruyan bir kalkandır. Sadakan senin için bir gölgeliktir. Zekâtın senin için (kabir karanlığında) bir nurdur. Öyleyse benim için hangi ameli yaptın?” Musa (as): “Ya Rab! Senin için olan amel hangisidir, bana göster de onu yapayım.” Cenab-ı Hak: “Ey Musa! Benim dostuma dost, düşmanıma düşman oldun mu?” diye cevap verir. Böylece Musa (as), Allah için sevmenin ve Allah için nefret etmenin amellerin en faziletlisi olduğunu anladı.[12]
Bu izahlar neticesinde ben de İmam-ı Şafi’nin dediği gibi derim: “Ya Rab! Salih olmadığım halde, senin salih kullarını seviyorum. Günahkâr olduğum halde, senin günahkâr kullarından nefret ediyorum.”
Cenab-ı Hak bizleri; kendini, Habib’ini ve sevdiği kullarını sevenlerden eylesin. Âmin.
[1] İmam Münziri, Et-Tergib ve Terhib, Dar’ul Kitab el-İlmiyye, Birinci Baskı, Beyrut, c.4, s. 47, Hadis No: 4752
[2] Mutaffifin, 14
[3] İmam Kurtubi, El Camiu Li Ahkami’l-Kuran, Buruc Yayınları, (Sure-i Mutaffifin, 14), İstanbul, 2003, c. 18, s. 480
[4] Bediüzzaman, Lem’alar, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2007, s. 4
[5] Fethu’l-Bari, Sahih-i Buhari Şerhi, Kitabü’l-Cenaiz, 79. Bab, Daru’s-Selam, 1. Baskı, Riyad, 2000, c. 3, s. 279, Hadis No: 1358
[6] Zümer, 53
[7] Sünen-i İbn Mâce Şerh-i Müsnedi, Dar El-Marife, Birinci Baskı, Kitabü’z-Zühd, Zühd Babı, Beyrut, 1996, c. 4, s. 491, Hadis No: 4250
[8] Sünen-i Ebu Davud, Birinci Baskı, Dar El-Risaletü’l-İlmiye, İnsanlarla Oturup Kalkma Babı (19. Bab), Dımeşk 2009, c. 6, s. 204, Hadis No: 4833
[9] Sahih-i Müslim, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla ve’l-Âdâb, Kişi Sevdiği İle Beraberdir Babı, Daru’l-Feyha, 1. Baskı, Dımeşk, 2010, c.16, s. 201, Hadis No: 2640 (6718); Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 3. Baskı, Beyrut, 1988, c. 2, s. 202, Hadis No:2284
[10] Fethu’l-Bari, Sahih-i Buhari Şerhi, Kitabü’l-Edeb 95. Bab, Daru’s-Selam, 1. Baskı, Riyad, 2000, c. 10, s. 678, Hadis No: 6167; Aynı hadisin benzer rivayeti, Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 3. Baskı, Beyrut, 1988, c. 2, s. 202, Hadis No: 2284
[11] İmam Gazalî, İhya-yı Ulumi’d Din Tercümesi, Bedir Yayınevi, Birinci Bab, İstanbul, 1974, c. 2, s. 401
[12] İmam Gazalî, İhya-yı Ulumi’d Din Tercümesi, Bedir Yayınevi, Birinci Bab, İstanbul, 1974, c. 2, s. 402


