İnsanda sayamayacağımız kadar âzâ, cihazât, kuvve ve duygular vardır. Cenab-ı Hak, dünya ve ahiret saadetini kazanmak ve Allah’ın cemalini görmek gayesiyle, bu hisler ve duygularla insanı donatmıştır.
Fakat dünya imtihan yeri olduğundan, imtihanın gerçekleşmesi için de Allah, insanlara istediklerini tercih edebilmeleri gayesiyle bir cüz-i ihtiyari vermiştir. Bu imtihana binaen insan, kendisine verilen bütün o hisleri, onlara uygun vazifelerde kullanabildiği gibi, nefis ve şeytana uyarak Allah’ın razı olmadığı şekilde de kullanabilir.
Mesela, Cenab-ı Hak insana nihayetsiz bir sevgi duygusunu vermiştir. Ta ki, insan o sevgi ile Cenab-ı Hakk’ın sonsuz cemal, kemal ve ihsanını nihayetsiz derecede sevsin. Nasıl ki, on beş tonluk bir balinanın varlığı, onun içinde yaşayıp büyüdüğü bir okyanusun varlığını gösterir. Onu küçük göllerde yaşatmak mümkün değildir. Eğer o balina, deryaya bırakılırsa aradığını bulur ve hayatını devam ettirir. Aynen öyle de insanın bu sonsuz sevgisi de Cenab-ı Hakk’ın sonsuz olan cemal, kemal ve ihsanını gösterip ispat eder. Eğer bu sevgi, derya hükmündeki Cenab-ı Hakk’ın sonsuz cemal, kemal ve ihsanına verilirse, aradığını bulur ve devam eder. Sahibinin saadetine de vesile olur. Yoksa fâni şeylere karşı o sevgi kullanılsa, kendisi zayi olduğu gibi, sahibini de daimi bir elem içinde bırakır.
Evet, her bir insan, Cenab-ı Hakk’ı sonsuz derecede sevme duygusuna sahip olduğu gibi, Cenab-ı Hak dahi, herkesten ziyade cemal, kemal ve ihsanına karşı sonsuz bir muhabbeti hak etmiştir. Hatta mümin olan bir insanın hayatına, bekasına, vücuduna, dünyasına, nefsine ve varlıklara karşı göstermiş olduğu türlü türlü sevgi ve kuvvetli irtibat, Cenab-ı Hakk’a karşı kullanmak üzere, insana verilen sonsuz sevginin sızıntılarıdır. Hatta insandaki hırs, inat, nefret ve düşmanlık gibi çeşit çeşit şiddetli duygular, o muhabbet duygusunun bu hislere dönüşmesidir.
İnsan kendisini ve menfaatini sevdiği için, bunlara zarar veren kişiye düşmanlık besler. İşte kendisine ve menfaatine olan sevgisi bu düşmanlığa dönüşmüştür. Hem hakta sebat manasında kişi dininden, İslamiyet’ten vazgeçmemek için inat eder. Bu durum, dine ve İslamiyet’e olan sevginin inada dönüşmesidir. Evet, dünyaya karşı olan hırs da ona olan sevginin bir neticesidir. İnsandaki bütün hisler ve duygular buna göre kıyas edilebilir.
Bediüzzaman Hazretleri de bu anlamda, ‘sırât-ı müstakîm’i İşâratü’l-Î’caz’da ve Otuzuncu Söz’de ve On Birinci Lem’a’da anlatırken insanda bulunan duyguların en önemlileri olan kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviyeyi nasıl kullanmak gerektiğini şöyle izah eder.
Hayvanlardaki gibi bu kuvve ve duyulara bir hudut tâyin edilmemiştir. Bu kuvvelerin her birisinin üçer mertebesi vardır; ifrat (ileri gitmek), tefrit (geride kalmak) ve hadd-i vasat (normal olan orta yolu yaşamak) tır.
1.Akıl Duygusu:
Kuvve-i akliyenin ifrat mertebesi ‘cerbeze’dir. Yani bâtılı, yanlışı doğru; doğruluğu ve hakkı da yanlış göstermeye çalışmaktır. Bu bir safsatadan ibârettir. Tefriti ‘gabâvet’tir. Yani doğruyu bulmak için aklı kullanmamaktır, bu da geri zekâlılıktır ve bir mantıksızlıktan ibarettir. Hadd-i vasatı ise ‘hikmet’tir. Yani her işin ve her fikrin doğrusunu hikmetlisini yararlısını bulup ona göre yaşamaktır. Bu hikmet mertebesini de en mükemmel şekilde yaşayan en başta peygamberlerdir ve onların başında da Peygamberimiz (sav) gelir.
2. Öfke duygusu:
Kuvve-i gadabiye denilen öfke duygusunun üç mertebesi vardır. İfrat mertebesi ‘tehevvür’dür. Çok kızmak, köpürmek, saldırgan olmak, hak ve hukuk tanımamaktır; bu bir zulümden ibârettir. Tefrit mertebesi ise ‘cebânet’tir. Yani korkudan dolayı hakkına hukukuna sahip çıkmamak, mukaddesâtına, ırz ve namusuna hakaret edildiği halde, onları müdafaa etmemektir. Hadd-i vasatı ‘şecaat’tir. Yani cesaret sahibi olup başkasının hakkına hukukuna tecavüz edip zarar vermediği gibi kendi hakkına hukukuna sahip çıkıp, hakkını kimseye çiğnettirmemektir. Bu şecaati de en güzel ve en mükemmel bir şekilde hayatlarına tatbik eden başta ‘şehidler’dir.
3. İstek duygusu:
Kuvve-i şeheviyenin de ifrat mertebesi ‘fücur’dur. Yani Allah’tan korkmayıp, insanlardan sıkılmayıp, fuhşiyat başta olmak üzere haramları günahları alenen, açıktan işlemektir. Tefrit mertebesi ise ‘humut’tur. Yani haramları işlemediği gibi helâl dâiresinden dâhî istifâde etmemektir. Âdeta Rahipler gibi bitkisel bir hayat yaşamaktır. Hadd-i vasatı, orta yolu ise ‘iffet’tir. Yani namuslu olarak bütün âzâlarını, hisler ve duygularını başta fuhşiyat olarak haramlardan muhafaza edip helâl dâiresinde yaşamaktır. Zâten, “Helâl dâiresi geniştir, keyfe kâfidir; harama girmeye hiç lüzum yoktur.”[1] Bu mertebeyi en başta kendi hayatlarına tatbik eden, başkalarına da güzel örnek olan sâlih ve kâmil insanlardır.
İşte adalet bu kuvvelerin orta yolu olan hikmet, şecaat ve iffetten ibarettir. İnsanların beslenmesinden tut, tâ inancına kadar düşündüğü her meselede, yaptığı bütün fiillerde ve nefsin istediği her arzusunda, bu kuvvelerin bütün mertebeleri bulunmaktadır. Demek her işte bu mertebelerin orta yolu denilen hikmeti, iffeti ve şecaati kabul edip ona göre yaşamak gerekmektedir.
Bu noktada baktığımızda hikmet, şecaat ve iffeti harfiyen kendi hayatına tatbik edip, ifrat ve tefritten; cerbeze ve aklı kullanmamaktan; zulüm ve korkaklıktan; fücur ve humuttan tertemiz olarak en mükemmel bir şekilde hayatını devam ettiren, dost ve düşmanın ittifakıyla Muhammed-i Arabî (sav)’dir. İşte böyle bir Zât’ın (asm) yaptıklarının, yaşadıklarının, sözlerinin ve hareketlerinin her birisi, nev-i beşere, insanlara birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, îmân eden ve ümmetinden olan gâfillerin onun sünnetine ehemmiyet vermemelerinin veyahut sünnetini bozmak isteyenlerin ne kadar bedbaht ve fenâ olduklarını divaneler de anlar.
Demek ki Fâtiha’da: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ “Bizi dosdoğru yola hidâyet eyle!”[2] dediğimizde: “Ya Rab! Bizi kuvve-i akliyenin hikmet mertebesine, kuvve-i gadabiyenin şecaat mertebesine, kuvve-i şeheviyenin iffet mertebesine hidâyet eyle! İfrat ve tefrit mertebelerinden bizleri muhafaza eyle!” âmin. diye dua ediyoruz.
İşte: فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ “Emrolunduğun gibi istikamet bul!”[3] ayeti bir cihette “Hikmet, şecaat ve iffet hakikatini yaşayınız!” diye bize emrediyor. Hatta kat’iyetle şunu diyebiliriz: İslâmiyet, hikmet, şecaat ve iffet demektir. İslâmiyet’e inanıp kabul etmek, bunları kabul etmek demektir; Yani zulüm etmemek, cinayet işlememek, başkasının ırzına namusuna el uzatmamak, faiz yememek, ne insanların ne de Allah’ın hukukuna tecavüz etmemek demektir. İslâmiyet’i istememek ise, bütün bu menfi ve zararlı şeyleri kabul ediyorum demek mânâsına gelir.
Hem Bediüzzaman Hazretleri, Dokuzuncu Mektup’un Üçüncü Nüktesi’nde insandaki hissiyatların nasıl kullanılması gerektiğini birkaç örnek ile gayet mükemmel bir şekilde şöyle izah eder:
Görüyorum ki, şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misâfirhâne-i askerî telakkî etsin, (anlasın).
Ve öyle de iz‘ân etsin (inansın). Ve ona göre hareket etsin. Ve o telakkî ile en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına, dâimî bir elmasın fiyatını vermez. İstikamet ve lezzetle hayatını geçirir. Evet, dünyaya âit işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir.
Bâkî umûr-u uhreviye (ahiret işleri) ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve harâretli muhabbet ve dehşetli hırs ve inâtlı talep ve hâkezâ şedîd hissiyâtlar (şiddetli hisler ve duygular), umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir.
O hissiyâtı şiddetli bir sûrette fânî umûr-u dünyeviyeye (dünyevî işlere) tevcîh etmek (çevirmek), fânî ve kırılacak şişelere bâkî elmas fiyatlarını vermek demektir.
Şu münâsebetle bir nokta hatıra gelmiş, söyleyeceğim. Şöyle ki: Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fânî mahbûblara müteveccih olduğu (geçici sevgililere verildiği) vakit, ya o aşk kendi sâhibini dâimî bir azap ve elemde bırakır.
Yani insan, o aşk vesilesiyle işlediği seyyiat ve günahlardan dolayı dünya ve ahiret sıkıntılarına ve azabına kendini müstahak eder.
Veyahut o mecâzi, mahbûb, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâkî bir mahbûbu arattırır. Aşk-ı mecâzî aşk-ı hakîkîye inkılâb eder.
Yani aşık olan zat, o mecazi fâni sevgilinin o aşka layık olmadığını fark edip o sevgisini gerçek sevgiye layık olan Cenab-ı Hakk’a ve O’nun sevdiklerine verse o mecazi aşk, hakiki aşka dönmüş olur. Mecnun’un Leyla’dan vazgeçip Mevla’ya kavuşması gibi.
İşte, insanda binlerle hissiyât var. Her birisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecâzî, biri hakîkî.
Meselâ: Endîşe-i istikbâl (gelecekten endişe) hissi herkeste var. Şiddetli bir sûrette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbâle yetişmek için elinde sened yok. Hem rızık cihetinde (Cenab-ı Hak tarafından) bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbâl (dünyevî gelecek), o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakîkî ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbâle teveccüh eder (yüzünü çevirir). Hem mala ve câha (makam ve şerefe) karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezâretine verilmiş o fânî mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medâr olan câh (makam sevgisi), o şiddetli hırsa değmiyor.
Ondan hakîkî câh olan merâtib-i ma‘neviyeye ve derecât-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakîkî mal olan a‘mâl-i sâlihaya teveccüh eder. Fenâ haslet olan hırs-ı mecâzî ise, âlî bir haslet olan hırs-ı hakîkîye inkılâb eder.
Yani insan, o dünyevî makamlardan vazgeçip gerçek ve istenilmeye layık hakiki manevî mertebelere ve Cenab-ı Hakk’a yakınlık derecelerine ve ahiret nimetlerine ve hakiki mal olan salih amellere yüzünü çevirir. Kötü haslet olan mecazî, fâni hırs ise yüce bir haslet olan gerçek hırsa inkılap eder dönüşür. Ve o hırsını gerektiği yerde kullanmış olur. Zaten hırs bir emanettir vazifesi de geleceği ve ahireti kazanmaktır.
Hem meselâ, şiddetli bir inat ile ehemmiyetsiz, zâil, fânî umûrlara karşı hissiyâtını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen bir şeye, bir sene inat ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şeye inat nâmına sebat eder.
Yani bir arkadaşının kendine söylediği değersiz fena bir sözünden veya yanlış yaptığı herhangi bir ehemmiyetsiz muamelesinden o arkadaşına küser. Zararlı ve mesuliyetli olan bu küsmeyi inat ederek bir sene devam ettirir.
Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakîkate münâfîdir. O şiddetli inadı o lüzûmsuz umûr-u zâileye (geçici işlere) vermeyip, âlî ve bâkî olan hakaik-i îmâniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hıdemât-ı uhreviyeye sarf eder. O haslet-i rezîle olan inad-ı mecâzî, güzel ve âlî bir haslet olan hakîkî inada, yani hakta şiddetli sebata inkılâb eder.
Yani o insan, o şiddetli inadını geçici lüzumsuz dünyevî işlere karşı vermez ancak âlî yüce ve baki olan iman hakikatlerinden ve İslamî esaslardan ve ahiret hizmetlerinden vaz geçmemek için kullanır, sarf eder. Zaten emanet olarak verilen inadın vazifesi budur. Emaneti yerinde kullanmış olur. Böylelikle rezil bir haslet olan mecazî ve yanlış inat, güzel ve yüce bir haslet olan hakiki bir inada, yani hakta sebat etmeye dönüşür.
İşte şu üç misâl gibi, insanlar, insana verilen (akıl, kalp gibi) cihâzât-ı ma‘neviyeyi eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla isti‘mâl etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilâne davransa, ahlâk-ı rezîleye ve isrâfât ve abesiyete medâr olur. Yani o duyguları rezil ve kötü ahlaklara israflara ve boş şeylerle uğraşmaya vesile olur.
Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezâif-i uhreviyeye ve ma‘neviyeye sarf etse; ahlâk-ı hamîdeye menşe’, hikmet ve hakîkate muvâfık olarak saadet-i dâreyne medâr olur.
Yani eğer insan, o manevî duygularının hafiflerini dünya işlerine, kuvvetli ve şiddetli olanlarını da ibadet gibi ahiret işlerine ve tefekkür gibi manevî vazifelere harcamış olsa o duygular güzel ahlaka kaynak olmakla beraber hikmet ve hakikate de muvafık olarak dünya ve ahiret saadetine vesile olur.
İşte tahmîn ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda te’sîrsiz kaldığının bir sebebi şudur ki, ahlâksız insanlara derler: “Hased etme, hırs gösterme, adâvet etme, inat etme, dünyayı sevme, yani fıtratını değiştir.” gibi, zâhiren onlarca mâlâyutâk (güçleri yetmeyecek) bir teklîfte bulunurlar.
Eğer deseler ki: “Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz!” Hem nasihat te’sîr eder. Hem dâire-i ihtiyârlarında bir emir teklîf olur.[4]
Yani: Nasihat edenler. Bu hislerini ve duygularını yanlış yolda kullananlara “bunları yapmayınız” demek yerine, “bu hislerinizi hayırlı işlerde kullanınız” deseler hem nasihatleri tesir eder hem de dinleyenlerin yapabilecekleri bir iş onlara emredilmiş olur.
[1] Bediüzzaman, Sözler, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2013, s. 14
[2] Fâtiha, 6
[3] Hûd, 112
[4] Bediüzzaman, Mektubat 1, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2011, s. 24


