Hiçbir kuruluş veya devlet idarecisiz olmaz. Her bir idareci de idare ettiği müessese veya devleti belli kanunlar ve yasalar ile idare eder. Zira yasalarla idare edilmeyen veya yasaların hâkim olmadığı yerlerde huzur ve saadetten bahsedilemez. Şüphesiz gayet geniş ve büyük olan ve insan aklının hiçbir eksiğini bulamadığı bu âlemin bozulmadan mükemmel bir düzen ve intizam içinde devam etmesi onun ne kadar mükemmel bir idare ile idare edildiğini gösterir. Ve o idare de hikmet ve adaletle her şeyi yapan, hiçbir şey kendisine ağır gelmeyen gayet mükemmel bir idarecinin bulunduğunu kör gözlere de gösterir, ispat eder.
Evet, âlemi bu şekilde idare eden, dünyayı yaratıp insanları da ona gönderip yerleştiren zâtın, onların saadet ve selametine vesile olabilecek kuralları ve yasaları koymaması mümkün değildir. Bu hakikate göre insanlık tarihine baktığımızda, bugüne kadar insanların idaresini temin etmek için iki yol takip edilmiştir. Bu iki yola dair Bediüzzaman Hazretleri’nin izah ettiği bir kısım esasları anlatmaya çalışacağız.
Birincisi: İnsan aklının ve felsefenin ürünü olan Avrupa medeniyetinin ve demokrasisinin ortaya koyduğu bozuk esaslardır. Bunları da beş maddede toplamak mümkündür. Bunlar:
- Dayanak noktası olarak gücü kabul eder:
“Kimgüçlü ise o haklıdır” der. “Büyük balık, küçük balığı yutar.” felsefesi ile hareket eder. Her zaman, güçlü olanı haklı gördüğünden zalimleri, zayıfları ezmeye ve zulüm etmeye cesaretlendirir. Senelerdir İsrail’in Filistin halkına yaptığı zulüm ve katliamlar, Amerika’nın Irak gibi zayıf ülkelere yaptığı müdahaleler, Mısır’da süper güçlere dayanan ordunun yaptığı müdahale, Suriye’de Esed rejiminin güçlü devletlere dayanarak çoluk çocuk demeden yaptığı katliamlar vb. meydandadır.
Bunlara karşı medeniyet ve demokrasi havarileri seslerini çıkartmadıkları gibi, o zalimlerin güçlü olmalarına binaen haklı olduklarına inanıyorlar. Ve zulümlerini hoş görüp alkışlıyorlar.
İşte bu felsefî sistem bu kural ile kendine tâbi olanları zulüm bataklığına sürüklemiştir.
- İnsanlar için gösterdiği asıl hedef, menfaattir:
Avrupa medeniyeti, yapılan her iş ve ortaya konulan her düşüncede menfaati esas yapar. Maddi menfaat ise, hırslı insanların ihtiyaçlarını karşılayamadığından, insanların boğuşmalarına sebep olur. Yavuz Sultan Selim’in “Bu âlem-i dünya iki cihangire az, bir padişaha kifayet edecek kadar vasî (geniş) değil” dediği gibi, bütün dünyanın saltanatı bir idareciye yeterli gelmediğine göre, dünyanın cüzî olan maddi menfaatleri hiç kimseyi doyuramaz. İşte bu kural, fertlerin, milletlerin ve devletlerin menfaat üzerine savaşmalarını ve kavgalarını netice vermektedir.
- Hayatın bir cidal ve mücadele olduğunu söyler:
Avrupa medeniyetine göre fert ve toplum hayatının devamı, ancak mücadele ile mümkündür. “Kurt olup başkasını yemezsen kurtlar gelip seni yer.” düşüncesi ile hareket eder. Eğer bu mücadelede yenerse hakk-ı hayatı var, yaşar. Yenilirse yaşama hakkını kaybeder.
Hâlbuki dünyada yaşayan canlıların % 99’u hayatlarını yardımlaşma ile devam ettirirken hayatlarını mücadele ile devam ettirenler ise ancak canavar hayvanlar ve bir kısım zalim insanlar olmuştur ki, bunlar diğer canlılara nispeten % 1 bile sayılmayacak kadar azdırlar. Maalesef Avrupa medeniyeti, bu zalimane mücadele düsturunu, insanların hayatının devamı için de esas kabul etmiştir. Böylelikle insanları birbirine kırdırmaya sebep olmuştur.
- Toplumları bir arada tutmak için ırkçılığı esas yapar:
Irkçılık ise birbirine yardım edip dayanan gaflet, dalalet, riyakârlık ve zulümden oluşmuş bir hamurdur. Bu da toplumların birbiriyle savaşarak zulüm etmelerini netice verir. Birinci ve ikinci dünya harpleri gibi savaşların birçoğuna ırkçılık sebep olmuştur. Büyük kavim ve kabileler bu zâlim kural ile her zaman zayıfları ezmişlerdir.
- Hayvanî bir hürriyeti kabul eder:
İnsanlara yarayan akıl ve kalbin istediklerini bir tarafa bırakarak, özgürlük adı altında, nefsin kendisine veya başkasına zararı olan arzu ve isteklerine uymayı esas yapar. Hayvanların yaşadıkları hürriyet ve özgürlüğü insanlar için de aynen kabul eder. Gayet değerli ve bütün varlıkların sultanı olan insanı, bu hürriyet ve özgürlük anlayışı ile hayvan seviyesine hatta daha aşağısına düşürür. En değerli varlık olan insanı, konuşan bir hayvan olarak kabul eder.
Avrupa medeniyeti, ortaya koyduğu bu fasid kurallarla insanlar arasına öyle bir soğukluk sokmuş ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarmaktadır. Ve bütün eşyanın arasında bir nevi’ yabancılık tohumunu ekmektedir. Ve her şeyi her şeye düşman yapmaktadır.
Milliyetçilik noktasında göstermiş oldukları fedakârlık geçicidir. Ölüm denilen sonsuz bir ayrılıkla sınırlıdır. Fakat Avrupa medeniyetinde görülen güzellikler ve gelişmiş sanayi, tamamen İslam medeniyetinden, Kur’an’ın derslerinden ve semavî dinlerden alınarak ortaya çıkmıştır.[1]
İkincisi: İslam medeniyetinin ortaya koyduğu doğru ve saadet vesilesi olan esaslardır. Bunları da beş maddede toplamak mümkündür.
- Dayanak noktası olarak hakkı kabul eder:
Evet, İslamiyet; ‘Kim davasında haklı ve samimi ise, o kuvvetlidir’ der. Zira İslamiyet haklı olanların dayadıkları nokta olur. Bütün Müslümanların da haklı olanların arkasında olmasını emreder ve böylelikle zayıf olan haklının da kuvvetli hale gelmesini temin eder.
Bu düstur, zayıf olan mazlumu, zalim olan güçlünün zulmünden muhafaza eder; adaletin tecellisine vesile olur. İslam kadısının zayıf bir Yahudi’ye karşı Hz. Ali’yi suçlu bulması, Selahaddin-i Eyyubî’yi güçsüz bir Hristiyan’a karşı mahkûm etmesi, Fatih Sultan Mehmed’i bir Rum mimarına karşı cezalandırması, akl-ı selim sahipleri için İslamiyet’in hakka dayanan ne kadar âdil bir din olduğunu gösteren örneklerden birkaçıdır. Malum olduğu üzere bu zâtlar İslamî devletlerin idarecileri ve herkesin kabul ettiği en güçlü şahsiyetlerdendir.
- Hedef, fazilet ve rıza-yı İlahidir:
Evet, İslam medeniyeti, خَيْرُ النَّاسِ مَنْ يَنْفَعُ النَّاسَ “İnsanların en hayırlısı insanlara daha faydalı olanıdır.”[2], سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ “İnsanlara hizmet eden onların efendisidir.”[3] gibi emirlerle toplumun hayatının devamı için fazilet ve rıza-yı İlahîyi hedef gösterir. ‘Herkesin gayesi başkasına faydalı olmak ve Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas yapmaktır’, der. Bu şefkat ve merhamet düsturu ile toplum arasındaki sevgi ve saygı hislerini uyandırır. Bu vesile ile topluma huzurlu bir hayat kazandırır.
- Hayat, yardımlaşma ile devam eder:
Evet, görüldüğü gibi âlemde varlıkların hayatları %99 yardımlaşma ile devam etmektedir. İslam medeniyeti de insanların bir arada yaşamalarının devamı için o yardımlaşma kanununu esas kabul etmiştir. Zira hava, su, toprak ve güneş, bitkilerin yardımına; bitkiler, hayvanların; hayvanlar ise insanların yardımına koşar. Hatta yediğimiz yemeğin zerreleri hücrelerin yardımına koşmaktadır. Bu da evrende yardımlaşma kanununun ne kadar kuvvetli ve esaslı olduğunu, gören ve anlayan herkese ispat eder. Yardımlaşma düsturu da, toplum arasında kucaklaşmayı, şefkat ve merhametin oluşmasını netice verir.
- Müminler kardeştir:
İslam medeniyeti, yeryüzüne iman ve tevhid iktizâsıyla, bir kardeşlik yuvası nazarıyla baktığı için bütün insanları ve özellikle Müslümanları birbirine bağlayan bağın kardeşlik olduğunu, insanların aynı anne babadan geldiklerini kabul eder. Bu esas ise milletlerin, kabilelerin arasındaki irtibatı sağlar ve birbirleriyle tanışmalarına ve yardımlaşmalarına vesile olur.
- İslamî hürriyettir:
Evet, İslam medeniyetinin kabul ettiği hürriyet ve özgürlük, ferdin ne kendisine ne de başkasına zarar vermeyecek şekilde serbest olmasıdır. Yani akıl ve kalbin özgürlüğünü kabul etmekle beraber, nefsin de kendisine veya başkasına zararı dokunabilecek arzu ve isteklerine engel olmaktır. Böyle bir özgürlük, insanla birlikte doğan, engel olunmaması gereken Allah’ın verdiği bir nimettir. Bu özgürlük, aynı zamanda imanın da bir özelliğidir. Zaten Cenab-ı Hakk’ın insanlara buyurduğu emirler ve önüne koyduğu ölçüler, hep insan içindir ve ona yarayan şeylerdir, yasak ettiği günahlar ise hep zararlı olan şeylerdir.
Demek gerçek özgürlüğe kavuşmak, Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına uymak ile mümkün olabilir. Bu ihmal edildiği nisbette, nefis ve şeytanın esaretine girilerek özgürlük kaybedilir. Evet, insan için gerçek hürriyet ve özgürlük, Allah’a hakiki kul olmakladır.
Hulâsa: “Kâfirlerin medeniyetiyle mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark şudur:
Birincisi: Avrupa Medeniyeti, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis, görünüşü beğenilmiş, ahlakı ise tam zıddına bir şeytan gibidir.
İkincisi: İslam Medeniyeti ise bâtını nur, zahiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet (kardeşlik,) sureti muavenet, (görünüşü insanlar arasında yardımlaşma,) ahlakı şefkat, cazibedar bir melektir.
Evet, mü’min olan kimse, iman ve tevhid iktizâsıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet (yani kardeşlik yuvası) nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de ancak uhuvvettir. Çünkü imân bütün mü’minleri bir babanın cenah-ı şefkati (şefkat kanadı) altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor. [4]
Küfür ise öyle şedid bir bürudettir (soğukluktur) ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nevi ecnebîlik (yabancılık) tohumunu eker. Ve her şeyi her şeye düşman yapar. Evet, hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet (milli duygularla ortaya çıkan bir kardeşlik) varsa da, muvakkattir (geçicidir.) Ve ezelî, ebedî iftirak ve firakla muttasıl ve mahduttur. (Sonsuz bir ayrılıkla kuşatılmıştır.)
Ama kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin (güzellikler) ve yüksek terakkiyât ve sanayi ise bunlar tamamen medeniyet-i İslâmiyeden, Kur’ân’ın irşâdâtından, edyân-ı semâviyeden in’ikâs ve iktibas edildiği (onlardan alındığı), Lemeat ile Sünuhat namındaki eserlerimde istenildiği gibi izah ve ispat edilmiştir.
فَرَاجِعْهُمَا تَرٰى ف۪یهِمَآ اَمْرًا عَظٖيمًا تَغَافَلَ عَنْهُ النَّاسُName=35; HotwordStyle=BookDefault;
“O halde o ikisine müracaat et; onlarda insanların kendisinden gaflet ettikleri büyük bir iş göreceksin.”[5]
Not: Bizim bakış açımızı istikametli hale getirecek bir gerçeği de ifade etmek gerekmektedir. Demokrasi tabiri, insan aklının ve Avrupa medeniyetinin bir ürünüdür, semavi değildir. Birçok maddeleri İslamiyet’e zıt olduğundan bunu savunmak insanı mesul eder. Zira o tabirle akla gelen ilk mana da budur.
[1] Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, Isparta, 2015, s. 83
[2] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 3. Baskı, Beyrut, 1988, c. 1, s. 393, Hadis No: 1254
[3] Münâvî, Feyzü’l-Kadîr Şerhu’l-Câmi’i’s-Sağîr, Daru’l-Marife, İkinci Baskı, Beyrut, 1972, c. 4, s. 122, Hadis No: 9752
[4] Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2015, s. 82
[5] Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2015, s. 83, (Arabî İbare)


