وَاتَّقُواْ فِتْنَةً لاَّ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنكُمْ خَآصَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
“Hem öyle bir fitneden sakının ki, (geldiği zaman) içinizden sâdece zulmedenlere dokunmaz (umûma gelir)! Ve bilin ki şüphesiz Allah, azâbı pek şiddetli olandır.”[1]
قَالَ رَبُّكُمْ: لَوْ أَنَّ عِبَادِي أَطَاعُونِي لَأَسْقَيْتُهُمُ الْمَطَرَ بِاللَّيْلِ، وَلَأَ طْلَعْتُ عَلَيْهِمُ الشَّمْسَ بِالنَّهَارِ، وَلَمَا أَسْمَعْتُهُمْ صَوْتَ الرَّعْدِ
Yine bir hadis-i kutside Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: “Kullarım bana hakkıyla itaat etselerdi, gündüz rahatsız olmasınlar diye yağmuru gece yağdırırdım. Güneşi üzerlerine gündüz (memnun olacakları şekilde) doğdururdum. Gök gürlemesini de onlara duyurmazdım.”[2]
Bu ayet-i kerime ve hadis-i kudsi ile ifade edilen şu ki, musibet çoğunluğun yaptığı hatanın neticesidir. Musibete maruz kalan insanlar ise, üç sınıfa ayrılır.
Birincisi takva sahibi salihler ve çocuklar gibi masum olanlar: İmtihan gereği, deprem gibi, umuma gelen musibet onlara da zarar verir. Fakat sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Cenab-ı Hakk, bu kimselerden vefat edenlere şehid sevabını, zayi olan malları için de sadaka sevabını, sıkıntı çekenlere ise o nispette ecir ve mükâfat vererek o zararlarını telafi eder. O musibet onlar için bu cihette rahmet olur. Hatta en makbul bir ibadet hükmüne geçer.
Zira Bediüzzaman Hazretleri’nin de izah ettiği gibi ibadet iki kısımdır;
Biri müsbet ibadettir. Yani isteyerek, irade ile yapılan namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerdir. Bunlar irade ile isteyerek yapıldıkları için riya karışabilir.
İkinci kısım ise, menfi ibadettir. Yani insan isteyerek onu yapmıyor. Allah sevdiği ve istediği kişilere bunu yaptırır. Bu ibadete riya girmediği için halistir. Evet, insan “namaz kıldı desinler” diye o ibadeti yapabilir. Fakat insan “ne kadar sabırlı bir insan desinler” diye deprem ile evinin yıkılmasını veya hastalıklar ile çocuğunun ölmesini hiçbir zaman arzu etmez. Demek bu musibet denilen ibadetler irade ile yapılmadığından riya karışmıyor. Bunlar en halis ibadet olduğu için Cenab-ı Hak en sevdiklerine daha çok bu ibadetleri yaptırmaktadır. Hadîs-i sahihte vardır ki:
سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ عَنْ أَبِيهِ قَالَ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيُّ النَّاسِ أَشَدُّ بَلَاءً قَالَ الْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ يُبْتَلَى الرَّجُلُ عَلَى حَسَبِ دِينِهِ
Sad bin Ebi Vakkas babasından rivayet ediyor, babası: Rasûlullah’a sordum. İnsanların içinde (başına) en şiddetli bela gelen hangisidir? O da dedi ki, peygamberlerdir, sonra (takva noktasında) sırasıyla onlara benzeyenlerdir. Bela kişinin dinine (iman kuvvetine) göredir.”[3]
Mesela, Cenab-ı Hak, İbrahim (as)’i oğlu İsmail (as)’i kesmek musibeti ile imtihan ettiği gibi, İsmail (as)’i da kesilmek ile imtihan etmiştir. Hacer Validemizi de, oğlunun kesilmesi imtihanı ile karşı karşıya getirmiştir. Bu kemal sahibi şahsiyetler, sabır ve Allah’a teslim olmak ile bu imtihanları kazanmışlardır.
Onların bu hali Cenab-ı Hakk’ı o kadar hoşnut etmiş ki; Cenab-ı Hak, bizlere onlar gibi böyle ağır bir imtihanı yaşattırmadan yalnız bizden Hz. Hacer’in Safa ile Merve arasında koştuğu gibi koşmamızla veyahut Hz. İsmail (as) gibi şeytanı taşlamamızla ve Hz. İbrahim (as)’ın çocuğunu kurban etmek istediği Mina’da bir hayvanı kurban kesmemizle onlara benzememizi bizlerin af ve mağfiretine bir vesile yapmıştır.
Hem Rabbimiz Hz. Eyyüb (as)’e de insanlara sabır noktasında örnek olsun diye Kur’an’ı Kerim’de geçtiği gibi bilinen hastalık olmak üzere musibetleri verdiği gibi, Hz. Yunus (as)’a da Cenab-ı Hakk’tan başka hiçbir kurtarıcının bulunmadığını, çaresiz hiçbir musibete karşı Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden ümit kesmemek icab ettiğini ders vermek için, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen musibeti vermiştir.
Hem Peygamberimiz (asm)’e, maddi musibetlerle beraber ve onlardan daha şiddetli olan, manevi sıkıntıyı vermiştir. O manevi sıkıntı bütün peygamberlerin (as) bile sıkıntılarından daha şiddetli olduğuna binaendir ki, ayet-i kerimede:
لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ
“Onlar iman etmeyecekler diye neredeyse kendini helak edeceksin!”[4] buyrulmuştur.
Zira şefkatli bir aile reisi, bütün ailenin dertleriyle dertlenip sıkıntı çektiği gibi adalet timsali ve şefkat sahibi bir idareci olan Hz. Ömer (ra) da:
“Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i İlahi sorar Ömer’den onu”
Diyerek kederlenmiştir. Elbette cinlere ve insanlara peygamber olarak gönderilen ve âlem denilen büyük ailenin reisinin, sonsuz şefkat ve merhametiyle o aile efradına belki bütün mahlûkata karşı şefkatle gösterdiği alâkadarlık yüzünden, çektiği kederin ne kadar büyük bir sıkıntı olduğu kıyas edilebilir.
Demek ehl-i kemal için, hakikat noktasında musibet ayn-ı rahmet ve en halis bir ibadettir. Rabbim bizleri bu zümreye ilhak eylesin. Âmin.
2. Ehl-i iman olup günahkâr insanlar: Hastalık ve deprem gibi musibetler onlar için de rahmet sayılır. Zira musibet günahların kefaretidir. Ekseriyetle, Cenab-ı Hak günahkâr mümin kullarının cezalarını, ahirete ve cehenneme bırakmak için günahlarına kefaret olarak dünyada bela ve musibet verir.
“Nasıl ki, küçük kabahatleri işleyenlerin nahiyelerde ve kasabalarda cezaları verilir, büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de, ehl-i imanın hükmen küçük hataları, onları çabuk temizlemek için, kısmen dünyada ve acilen verilir. [5]
Evet, kalp ameliyatı geçiren bir adam için vücudunun kesilmesi ve parçalanması sıhhate kavuşmak için bir rahmet sayılır. Hasta ise bu ameliyatın sıkıntısına gönül rızasıyla katlanır. Aynen bunun gibi belalar ve musibetler, günahkâr müminlere ahiret hayatının sıhhati için birer ameliyat ve tedavidir.
O ebedi sıhhat ve afiyet için acılara sabretmek gerekir. Zaten belaları ibadet haline getiren sabır ve şükürdür. Sabır ve şükür etmeyenler için bunlar ibadet olarak kabul edilmez. Üstelik hastalık ve deprem gibi musibetlere giriftar olanlar, sabır ve şükür ettikleri takdirde vefat ederlerse şehit sevabını kazanırlar. Çektikleri sıkıntılar da ibadet olur. Dünyalarını kaybetseler de ahiretlerini kazanmış olurlar. Sabır ve şükretmeyenler, o belaları defedemedikleri gibi, sabırsızlık ve şükürsüzlük ile sevap cihetiyle kazanacaklarını da, Allah muhafaza, kaybederler.
Zaten, “Hayat hadisat ile tasaffi eder.” yani sıkıntılarla safileşir, cennete layık bir hale gelir.
Hz. Mevlana’nın Mesnevî’sinde geçen şu kıssa bu hakikati güzel bir şekilde ifade eder: “Bir adam Mûsâ (as)’dan kendisine hayvanların dilini öğretmesini ister.
Mûsâ (as), bu isteğin tehlikeli olduğunu, herkesin buna tahammül edecek gücü olmadığını söylerse de adam ısrar eder. Bunun üzerine Cenab-ı Hak’tan, Mûsâ (as)’ya onu üzmemesi, dileğinin hiç olmazsa bir kısmının yerine getirilmesi için vahiy gelir. Mûsâ (as) adama yalnızca evindeki köpekle horozun dilini öğretir.
Bir sabah adam hevesle bu hayvanların konuşmasını dinlemek için bahçeye çıkar. Evin hizmetçisi sofra örtüsünü bahçeye silkerken kırıntılarla birlikte bir parça ekmek yere düşer ve horoz hemen bu parçayı kapar. Köpek de, horoza dökülen kırıntıları da yiyebileceğini, o parçanın kendisine münasip olduğunu söyler.
Horoz, köpeğe üzülmemesini, o gün ev sahibinin atının öleceğini ve köpeğin bol yiyeceğe kavuşacağını söyler. Bunu işiten adam derhâl pazara gider, atını satar. Ertesi sabah aynı hadise tekrar eder. Köpek, horozu yalancılıkla suçlar.
Horoz; atın satıldığını, ev sahibinin ziyanı başkasına yüklediğini, ancak o gün katırın öleceğini ve bütün köpeklere ziyafet olacağını söyler. Bunu duyan adam katırı da satar.
Üçüncü gün hadise tekrarlanır, horoz bu kez de evdeki kölenin öleceğini, yoksullara, köpeklere bol ekmek dağıtılacağını söyler. Adam köleyi de elden çıkarır. Diğer yandan üç belâdan da kurtulduğu için sevinmektedir.
Dördüncü gün gelir. Açlıktan hâlsiz kalan köpek sitemde bulununca; horoz ev sahibinin her üç ziyanı da savuşturduğunu, ancak bu defa sıranın ona geldiğini; atın, katırın ve kölenin ölümlerinin kendisine gelecek kazayı def etmek için olduğunu fakat hırsa kapılan sahiplerinin bunu kabullenmediği için öleceğini, birçok yemeklerin yapılacağını, kurban kesilip yoksulların, hayvanların doyurulacağını dile getirir.
Adam pişmanlık ve korkuyla Mûsâ (as)’ya gider, canının bağışlanmasını ister. Mûsâ (as), atılan okun geri dönmeyeceği gibi, kazaya mani olmanın da imkânsız olduğunu anlatır, elinden gelen tek şeyin onun imanla ölmesi için dua etmek olduğunu bildirir. Adamcağız durumun ciddiyetini anlayınca korkusundan hastalanır ve ölür.”
Evet: “Sen burnunu kanatmak istemezsin ama burnun kanar. Bu kanayış sana sağlık verir.”[6]
Kıssadan hisse almak noktasında diyebiliriz ki, bela ve musibetler ehl-i iman için sadaka hükmüne geçtiğinden daha büyük belaların def’ine vesile olurlar. Aynı zamanda her belanın altında rahmetin bir izi bir yüzü vardır. O hayırlı neticelere binaen, bizlere sabır ve şükür düşer.
3. Zalimler sınıfı: Maalesef ekseriyetle umuma gelen hastalık, deprem gibi musibet ve belalar zalimlerin zulmümlerin bir neticesidir.
Zira: “Küfür devam eder, zülüm devam etmez.” Çünkü zulüm başkalarının hukukuna tecavüz olduğundan gayretullaha dokunur. Mazlumların âhına binaen adil-i mutlak o zalimleri acilen cezaya çarptırır. Ayette:
اَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَـهَٓاءُ مِنَّاۚ
“İçimizden bazı beyinsizlerin yaptığı şeyler yüzünden bizi helâk mi edeceksin? (Helâk etme yâ Rabbî!)”[7] buyrulduğu gibi, Rabbimiz bizleri de o zalimler yüzünden helâk eylemesin. Amin.
Fakat helaketten kurtulmanın yegâne çaresi hadis-i şerifte şöyle ifade ediliyor:
إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، قَالَ: “لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ ، وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أَوْ لَيُسَلِّطَنَّ اللَّهُ عَلَيْكُمْ شِرَارَكُمْ فَيَدْعُو خِيَارُكُمْ فَلا يُسْتَجَابُ لَهُمْ”
“Ya emr-i bil’ma’ruf ve nehy-i anil’münkeri yaparsınız veyahut Allah sizin şerli olanlarınızı sizlere musallat eder. (Sonra) hayırlı olanlarınız duâ ederler fakat duâları kabul edilmez.”[8]
İşte bu hadîs-i şerîften çıkan kat’î neticeye göre, Mü’minlerin dünyevi felaketlerden ve uhrevi azabdan kurtulması, ancak ve ancak emr-i bil’ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker ile mümkündür.
Yani, zulme karşı İslamî emirleri öğrenmek, yaşamak ve başkasına da öğretip yaşattırmaya çalışmak ile mümkün olabilir.
Bu esas bütün ümmetler için de geçerli olmuştur. Onlar da dinlerini öğrenip yaşadıklarında ve öğretip yaşatmaya çalıştıklarında saadet ve selâmet bulmuşlar. Bunu terk ve ihmal ettikleri zaman da felâket ve helâkete mâruz kalmışlardır.
Cenab-ı Hakk bizi, kardeşlerimizi ve âlem-i İslam ile birlikte milletimizi her türlü felaket ve helâketlerden muhafaza eylesin. Âmin…
[1] Enfal, 25
[2] El-Münavi, Feyzü’l-Kadir, Daru’l-Fikir, Üçüncü Baskı, Beyrut, 1972, c. 4, s. 498, Hadis No: 6071(Ebu Hureyre’den rivayetle, sahih)
[3] İbn Hacer El- Askalani, Fethul Bari Sahih-i Buhari Şerhi, Dar’ul Marife, Beyrut, 1960 (1379), c.10, s.111, Hadis No: 5647
[4] Şuara,3
[5] Bediüzzaman, Lem’alar, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2007, s. 50
[6] Mevlana Celaleddin Rumî, Mesnevî-Şerif, Sufi Kitap Yayınevi, s. 366, 3438. Beyit
[7] A’raf,155
[8] Münâvî, Feyzü’l-Kadîr Şerhu’l-Câmi’i’s-Sağîr, Daru’l-Marife, İkinci Baskı, Beyrut, 1972, c. 5, s. 260, Hadis No: 7223


