قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى دُنْيَا يُصِيبُهَا ، أَوْ إِلَى امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا ، فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ
Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur. “Ameller niyetlere göredir. Her adam için niyet ettiği vardır, kimin hicreti dünyaya ise onu bulur, kimin de bir kadına ise onu nikâhlar. Demek (insan) hicret (neye varmak) istiyorsa ona varır.” [1]
Niyet meselesini Bediüzzaman hazretleri şu şekilde izah etmiştir: “Bu niyet mes’elesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür.
Evet, niyet öyle acayip bir iksirdir[2] ki, özelliğiyle insanların toprak gibi değersiz adetlerini ve çakıl taşı gibi kıymetsiz hareketlerini ibadet denilen cevhere çevirir.
Yine o niyet öyle tesirli bir ruhtur ki, onunla insanların ölmüş halleri hayat bulur. Ve onunla o haller hayat sahibi birer ibadet haline gelir. Ve yine niyette öyle bir hasiyet ve özellik vardır ki seyyiat ve günahları hasenat ve sevaplara kalbeder, çevirir.
Evet, niyet bir ruhtur. Ve o ruhun ruhu ise ihlastır. Kurtuluş ve necat ancak ihlas iledir. Niyetin bu hasiyeti sebebiyledir ki onunla az zamanda çok amel kazanmak mümkündür. Niyetteki bu hasiyetin himmetiyle bu kısa ömürde yapılan amel ile cenneti satın almak dahi mümkün olur. Kişi niyetiyle devamlı olarak şükreden birisi olur.
Zira dünyadaki bütün lezzetlerden ve nimetlerden iki vecihle istifade edilir.
Birinci Vecih: Kişi niyet sebebiyle der. Bu nimeti bana uzatan ihsan ve merhamet sahibi zâtın elidir. Böylece nimeti bulunca nimetin verildiğini anlar. Ve nimet vereni bulur. Her zaman o nimetin devam edeceğini bilmekle aldığı lezzet, bizzat o nimetin kendisinden aldığı lezzetten daha fazla olur.
İkinci Vecih: Kişi nimetlerden nefsin heva ve arzusuna göre bir lezzet arar. O nimetin verildiğini hatırına getirmez. Yalnız o nimete ve lezzetine dikkat eder. O lezzeti minnetsiz bir ganimet olarak koparır, belki gasp eder.
Birinci Vecih’te bahsedilen kişinin yediği o nimet bitince aldığı lezzet de biter. Fakat o lezzetin ruhu baki kalır. Ve o kişi der ki, bana nimet veren Zât, rahmetiyle hiçbir zaman beni unutmaz her vakit hatırlar. Ve bu hatırlama kişi ile Cenab-ı Hak arasında kalpteki bir bağ ve bir münasebet olarak devam eder.
İkinci Vecih’te bahsedilen kişi için ise o nimetten aldığı geçici lezzetin ölmesiyle o lezzetin ruhu baki kalmaz. Belki o ruh da söner sadece dumanı kalır ”[3]
Bu hakikati açıklayacak bir örnek vermek gerekirse: Bir çocuk normal şartlarda anaokulundan üniversiteyi bitirinceye kadar yaklaşık yirmi sene ömrünü harcar. Farz-ı muhal ortalama sene de 5000 lira harcamış olsa, yirmi senede 100.000 lira masraf etmiş olur. Okula gidip gelirken, ders çalışırken birçok sıkıntı ve meşakkat yaşar.
Eğer bu arkadaş, bütün bu çalışmaları yaparken “rahat bir hayat yaşayayım, bir ekmek sahibi olayım” diye niyet ederse, ahiret ve rıza-ı İlahiyi hiç nazara almazsa okul okuduktan sonra da muvaffak olursa belki bir maaş veya dünyevî bir servete sahip olur, rahat bir hayat yaşar. Aynı kişi için şöyle düşünmek de mümkündür: Bir ekmeği kazanmak için, bu kadar ömrü harcamak ve masraf yapmak yerine, o parayı biriktirse ve gidip bir iş yerinde çalışsa belki de fazla vakit harcamadan ve çok sıkıntılara katlanmadan daha da çok para kazanabilir. Neticede her hâlükârda ölüm gelir, o kişinin hayatı sona erer. Maaşı da serveti de biter. Dünyası başına yıkılır. Ahiretini kazanmadığı gibi dünyasını da kaybeder. Ancak o dünya için işlediği günahları cehennemin yakıtı olarak beraberinde götürür.
Eğer aynı kişi ahiret ve rıza-yı İlahiyeyi asıl maksat yapsa, farz ibadetlerini yapıp büyük günahları da terk ederek 20 sene okuluna devam etmiş yaşamış olsa, yine muvaffak olduğu takdirde dünya rahatına kavuşup, bir ekmeği kazanmış olur. Aynı zamanda okurken yaptığı bütün harcamaları da sadaka hükmüne geçer. Okumak için çektiği bütün sıkıntılar da ibadet olur. Yaşadığı ömrün her bir dakikası ve saati ahirette saadet çiçeklerinin açılması için birer tohum olur. Rabbinin rızasını ve ahireti kazandığı gibi, dünyasını da kazanmış olur. Eğer ölüm gelip çatarsa önceki durum gibi, dünyasını ebedi olarak kaybetmiş olmaz. Belki Cenab-ı Hak onun o dünyasını da cennet suretinde ahirette daimi olarak kendisine ihsan eder.
İşte görüldüğü gibi niyet, aynı meseleyi ne kadar farklı bir hale getirmektedir. Yalnız dünya hayatını niyet eden, ahiretle birlikte onu da kaybettiği gibi, Allah rızasını ve ahiret hayatını niyet eden ahiretle birlikte dünyasını da kazanmış olur. İşte niyet böylece yaptıklarımızın mahiyetini değiştirmektedir. Her yaptığımız ve söylediğimiz buna göre kıyas edilebilir. Buna binaendir ki Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur.
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : نِيَّةُ الْمُؤْمِنِ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ
“Müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır.”[4]
Bediüzzaman Hazretleri de niyetin ne kadar önemli olduğunu şu mânada ifade eder: “Hem takva denilen günahlardan sakınmanın içinde salih amel vardır. Çünkü bir günahı terk etmek farzdır. Bu zamanda her tarafta günahlar yayıldığından sokağa çıkan kişi bir dakikada harama bakmak gibi yüz günah işleyebilir. Eğer günah işlememek niyetiyle o yüz günahı terk ederse, yüz farz ibadeti yapmış olur. Günahtan sakınmak için değil de başka sebeplerden dolayı o günahları terk eden kişi bu sevabı kazanamaz.”[5]
قَالَ صَلَّى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : وَأُحَدِّثُكُم حَدِيثًا فَاحْفَظُوهُ، قَالَ: إِنَّمَا الدُّنْيَا لأَرْبَعَةِ نَفَرٍ:
عَبدٍ رَزَقَه اللَّه مَالًا وَعِلْمًا، فَهُو يَتَّقي فِيهِ رَبَّهُ، وَيَصِلُ فِيهِ رَحِمَهُ، وَيَعْلَمُ للَّهِ فِيهِ حَقًّا، فَهذَا بأَفضَل المَنازل.
وَعَبْدٍ رَزَقَهُ اللَّه عِلْمًا، وَلَمْ يَرْزُقْهُ مَالًا، فَهُوَ صَادِقُ النِّيَّةِ يَقُولُ: لَو أَنَّ لِي مَالًا لَعَمِلْتُ بِعَمَل فُلَانٍ، فَهُوَ بنِيَّته، فَأَجْرُهُمَا سَوَاءٌ.
وَعَبْدٍ رَزَقَهُ اللَّهُ مَالًا، وَلَمْ يَرْزُقْهُ عِلْمًا، فهُوَ يَخْبِطُ في مالِهِ بِغَير عِلمٍ، لَا يَتَّقي فِيهِ رَبَّهُ، وَلَا يَصِلُ فِيهِ رَحِمَهُ، وَلا يَعْلَمُ للَّهِ فِيهِ حَقًّا، فَهَذَا بأَخْبَثِ المَنَازِلِ.
وَعَبْدٍ لَمْ يَرْزُقْهُ اللَّه مَالًا وَلَا عِلْمًا، فَهُوَ يَقُولُ: لَوْ أَنَّ لِي مَالًا لَعَمِلْتُ فِيهِ بِعَمَل فُلَانٍ، فَهُوَ بنِيَّته، فَوِزْرُهُمَا سَوَاءٌ.
Peygamberimiz (asm): “Size bir hadis (söz) söyleyeceğim, onu hafızanızda tutunuz: Dünya ancak dört kişinindir:
- Allah’ın mal ve ilim verdiği kul ki, malında ve ilminde Allah’tan korkar, o mal ile hısım ve akrabasına yardım ederek sıla-i rahim yapar ve Cenâb-ı Hakk’ın, (zekat gibi) ondaki hakkını bilir, (ihmal etmez). İşte bu kişi (dünyada da ahirette de) en üstün derecededir.
- Allah’ın ilim verip mal vermediği kul ki, kendisi doğru niyetlidir ve “Benim de malım olsaydı falanın yaptığı gibi o mal ile iyilik yapardım!” diye niyet eder. Bu iki kişinin de sevabı eşittir.
- Allah’ın mal verip ilim vermediği kul ki, malını, bilinçsizce (haram yolda) harcar. Malı hakkında Allah’tan korkmaz, malıyla hısım akrabasını kayırmaz ve Cenâb-ı Hakk’ın ondaki hakkını (zekâtı) bilmez, (ihmal eder). İşte bu adam (dünyada da ahirette de) en kötü derecededir.
- Allah’ın mal da ilim de vermediği kul ki, bu kimse, “Benim de malım olsaydı bu mal ile falanın (haram yolda malını harcayanın) yaptığını yapardım.” diye niyet eder. Her ikisinin de günahı birdir.”[6] buyurmuştur.
Bu hadis-i şerif, Allah’ın verdiği nimetlere karşı her çeşit insanı ve onların her türlü davranışlarını bir arada topluyor. Ve Peygamberimiz (asm) söze başlarken sahabelere söyleyeceklerinin ne kadar mühim olduğuna dikkat çekmek için: “Size bir hadis söyleyeceğim, onu hafızanızda tutunuz.” sözüyle bu hadisin ifade ettiği hakikatin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Demek; mühim ve dikkat edilmesi gereken bir hakikati anlatanın öncelikli olarak o hakikate nazar-ı dikkati çekmeleri gerekmektedir.
Niyet günahları sevaba, sevapları da günahlara böylece çevirmiş olur. Cenab-ı Hak bizleri niyeti halis olan kullarından eylesin. Âmin.
[1] Fethu’l-Bari, Sahih-i Buhari Şerhi, Kitabü Vahyin Başlangıcı, 1. Bab Dar’us Selam, 1. Baskı, Riyad, 2000, c. 1, s. 12, Hadis No:1
[2] Eski kimyâcıların, toprağı ve mâdenleri altın yaptığına ve olağanüstü kuvveti olduğuna inandıkları mevhum sıvı (Kubbealtı Lügati)
[3] Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye-i Arabiye, Hayrat Neşriyat, İstanbul, 2008, s. 119
[4] El-Hindî, Kenzü’l-ummâl fî süneni’l-akvâl ve’l-efâl, Müessesetü’r-Risale, Niyet Babı, Beyrut, 2008, c. 3, s. 419, Hadis No:7236
[5] Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2011, s. 193
[6] Tirmizi, Camiu’l-Kebir, Daru’l-Garbi’l-İslam, Birinci Baskı, 17. Bab, Beyrut, 1994, c.4, s. 153, Hadis No: 2325


