وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً
“(Habibim Ya Muhammed!) Yine de ki: ‘Hak geldi, bâtıl zâil oldu! Şüphesiz ki bâtıl, yok olmaya mahkûmdur.”[1]
Bu ayet-i kerimede ifade edildiği gibi, bir kişi veya bir toplum, hakkı, iyiliği, doğruluğu ve güzelliği yaşadıkları nisbette o kişide veya toplumda batıl, yanlışlık, fenalık ve çirkinlik azalır. Zira iyilik esastır. Kötülük ise ona tabidir. İyilik ve güzelliğin artmasıyla, fenalık ve çirkinlik azaldığı gibi, iyilik ve güzelliğin azalmasıyla da fenalık ve çirkinlik artar. Zaten iyilik ve güzelliğin yapılmaması, fenalık ve çirkinliktir.
Ayette “Hak geldi, batıl gitti.” denildiği gibi “Batıl gelince hak gider” diye bir emir ve kural yoktur. Ancak; çirkinlik ve batıl, hakkın ve güzelliğin yokluğundan ibarettir. Çünkü çirkinlik ve batılın, karanlık ve soğukluk gibi müstakil bir vücudu yoktur. Evet, ışığın olduğu yere karanlık giremez. Ancak ışığın azalması nisbetinde orada karanlık oluşur. Fakat karanlığın olduğu yere ışık girer ve karanlığın kaybolmasına vesile olur. Aynen öyle de sıcağın artması nisbetinde soğuk azaldığı gibi, sıcaklığın düşmesiyle de soğukluk artar. Yani aslında var olan sıcaklıktır. Sıcaklığın azalmasına soğukluk denilir zira o soğukluğun müstakil bir vücudu yoktur. Mesela, bir yerde -25 soğuk hava var denilmez belki orada sıcaklık sıfırın altında 25 dereceye düşmüştür denilir. Ve yok olan 25 derece sıcaklığa da halk arasında soğukluk denmiştir.
İşte sıcaklık ve ışığın vücudu gibi bütün hayırların da vücudu vardır. Şerlerin ise vücudu yoktur. Mesela, namaz kılmak bir hayırdır. Onun vücuda gelmesi onu kılmak ile tahakkuk eder. Namaz kılmamak denilen fenalık ise, yokluktur. Yani bir şey yapmamaktır. Hem bütün hayırların ve varlıkların başı ve esası olan iman; imanın esaslarına ve İslamî hakikatlerin varlığına inanmaktır. Bütün fenalıkların başı olan küfür dahi, imanın şartlarına ve gerçeklerin varlığına inanmamak denilen yokluğu kabul etmektir. Bu iki misale göre bütün hayır ve şerleri kıyas edebiliriz.
Bu hakikati, Bediüzzaman Hazretleri, birçok risalede mükemmel bir şekilde izah etmiştir. Mana cihetiyle anlayabildiğimiz kadarıyla anlatmaya çalışacağız.
Şöyle ki, araştırma yapan bütün ehl-i tahkik ve keşf, bütün fenalıkların ve şerlerin asıl kaynağı ve mayasının yokluk olduğunu, bütün hayırların ve güzelliklerin de kaynağı ve mayasının vücud olduğunu ve ona dayandığını ittifakla kabul etmişlerdir. Evet, çoklukla hayır, güzellik ve mükemmellikler varlığa dayanarak ortaya çıkar. Bir hayır ve güzellik görünüşte yıkmak ve yok etmek olarak gözükse de, hakikat ve netice olarak varlığı ve güzelliği ifade eder. Mesela, içki gibi insanın dünya ve ahiret hayatına zarar verebilecek maddeleri dökmek ve yok etmek, bir hayır ve güzelliktir.
Hâlbuki görünüşte bu yapılan iş, o içkiyi yok etmektir. Fakat bu iş netice itibariyle insanın dünyevî ve uhrevî saadetini koruyup onun yok edilmesine engel olduğu için hakikat noktasında varlıktan ve yapmaktan ibarettir.
Hem sapıklık, şer, bela ve günahlar gibi bütün çirkinliklerin temelinde ve mayasında yıkmak ve yok etmek vardır. Bu şerlerin bir kısmı görünüşte yapmak da olsa, netice ve hakikat noktasında yokluktur.
Mesela: Kimyasal silah, zehir ve içki fabrikaları gibi insanın dünya ve ahiretine zarar getirebilen kötü şeyler, görünüşte yapmak bile olsa hakikat noktasında ve netice itibariyle, onlardan zarar görecek insanların dünya ve âhiret saadetlerini yıkmaktan ve yok etmekten ibarettir.
Hem bir varlığın vücuda gelmesi, var olan bir sebebi gerektirir. Mevcud bir sebeb bulunmadan hiçbir varlık vücuda gelemez. Buna binaen bütün hayırlar bizzat veya netice itibariyle var ve mevcud olduklarından, onları yapan bir kuvvetin varlığını gerektirir. Fakat bütün fenalık, şer ve çirkinlikler ya bizzat veya netice itibariyle yokluktan ibaret oldukları için, onların sebepleri de bir işin yapılmaması veya bir varlığın yok edilmesi denilen ademdir, yokluktur.
Bu hakikati ifade için ayet-i kerimede: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana isâbet eden her iyilik Allah’tandır; sana isâbet eden her kötülük ise nefsindendir.[2]” buyrulmuştur. Her iyilik bir varlık olduğundan, gerçekten onu yapan Allah’tır ve O’na nisbet edilir. Zahiri sebeplere verilmesi ise farazîdir.
Evet, iyiliklerde insanın hissesi yalnızca o iyiliği istemek ve sahiplenmek denilen kesbden ibarettir. Şer ise, yapmamak veya yok etmekten ibaret olduğu için ayet-i kerimede insana nisbet edilmiştir. Bu hakikati Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir:
(İnsanın varlığı ve mahiyeti bir) “eliftir ki, o elif’in “iki yüzü” var. Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icad edemez. O yüzde fâil değil, icaddan (yaratmaktan) eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir.”[3]
Zira şerlerin temelinde adam öldürmek gibi, bir şeylerin yok edilmesi veyahut imanın esaslarını inkar etmek gibi, birşeylerin yokluğunu kabul etmek vardır. İcad etmek, yaratmak yoktur. Onun için yokluktan ibaret olan bir şerrin insana verilmesi ve bu hususta onun fail kabul edilmesinde bir beis yoktur. Buna binaen şer ve fenalıklar hususunda insana fail nazarıyla bakılmıştır.
Bediüzzaman Hazretlerinin, Kader Risalesi’ndeki “Halk-ı şer, şer değil; kesb-i şer şerdir. İcad-ı İlahîde şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin kesbine ve istidadına aittir.” sözü şu manayı ifade eder:
“Halk-ı şer” tabiri, imtihan için yaratılan, şerre sebep olan ve hakkımızda şer haline getirdiğimiz şeytan gibi varlıkların yaratılması demektir. Ancak insanların kendi iradeleriyle şeytanlara uyması ve o günahları tercih edip işlemesi şer olur.
Mesela: Rahmet olan yağmurun yağmasından herkes istifade ettiği halde, eşyasına sahip çıkmayan, tembel bir insan zarar görür. Bütün olumlu neticelerin görünürdeki sebebi yağmur olduğu halde, eşyanın zayi’ olması denilen şerrin sebebi ise, o kişinin malına sahip çıkmaması denilen kesbidir yani o yönde iradesini kullanmamasıdır. Yoksa yağmurun yağması değildir. O kişinin tembelliğinden dolayı kendi hakkında şerre çevirdiği ve şer dediği yağmurun yaratılması şer değildir. Şer, kişinin kesbi olan tembelliğinden dolayı, eşyanın zayi’ olmasıdır. Farz-ı muhal o kişi eşyasına sahip çıksaydı, belki de yağmurun yağmasından hiçbir zarar görmeyecekti.
Evet, bir hastalık gelir; sıhhatimizi yok eder ve bir şer meydana gelir. Ancak şer olan, sıhhatimizin yok olmasıdır; o hastalığın kendisi değildir. Fakat o hastalık, sıhhatimizin yok olması denilen şerre sebep olduğu için ona şer diyoruz. Evet, o hastalığın yaratılması şer değildir. Ancak tedbirsizlik gibi bir sebeple hastalığın gelmesi neticesinde sıhhatimizin yok olması denilen şerri kazanmış oluruz.
“Hayır da, şer de Allah’tandır” hakikati ise bütün hayırları ve hakkımızda şerre çevirdiğimiz varlıkların hepsini yaratan Cenabı-ı Hak olduğunu ifade etmektedir.
Netice olarak وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ “Rabbin ise kullar(ın)a aslâ zulmedici değildir!”[4] Ayetinde ifade edildiği gibi Cenab-ı Hakk’ın ne idaresinde ne icraatında ve ne de ef’alinde şer ve çirkinlik yoktur. Yaptığı her işte hayır ve güzellik vardır. Bütün mükemmel ve güzel sıfatlara sahip olduğu gibi bütün eksiklik ve noksanlıklardan da uzaktır.
Mesela, güneş doğarken, karşısında bulunan bütün aynalara ve şeffaf maddelere akseder. Güneşin o aynalara akseden ışığı safi ve lekesizdir. Aynaların hepsine olan muamelesi birdir. Fakat aynalar, kendi renklerine ve düzgünlüklerine göre, güneşin ışığını içlerine alıp karşıya yansıtırken farklılık gösterirler. Kimi aynen akseder, kimi de sarı, beyaz, kırmızı veya lekeli olarak yansıtır. İşte bu renklerin, lekelerin ve aksaklıkların hepsi aynaların istidad ve yeteneğine aittir. Bu eksikliklerin hiçbirisi güneşe nisbet edilmediği gibi, kâinattaki sebepler vasıtasıyla ortaya çıkan zulümlerin, çirkinliklerin ve eksikliklerin hiçbirisi de Cenab-ı Hakk’a nisbet edilmez. Bunların hepsi, sebeplerin istidad ve iradelerine aittir. Zira Cenab-ı Hakk’ın kâinattaki bütün icraatları ve isim ve sıfatlarının tecellileri, güneşten gelen ışık gibi, şerlerden ve çirkinliklerden uzaktır. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen ancak Allah’tır.
Cenab-ı Hak bizi kendine muhtaç kılmakla zenginleştirsin. Bizi, bize bırakmakla da fakirleştirmesin. Ve rahmetiyle bize muamele etsin. Âmin.
[1] İsra, 81
[2] Nisa,79
[3] Otuzuncu Söz
[4] Fussilet, 46


