
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ
“(Habibim ya Muhammed!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasihatle da’vet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Şüphe yok ki (Allah’ın) yolundan sapanları en iyi bilen ancak Rabbindir; hidayete erenleri de en iyi bilen O’dur.”[1]
Hikmet, faydaları maslahatları gözeterek her şeyin yerli yerine konulması demektir. Bu tarife göre “insanları Allah’a hikmetle davet” etmek, “herkesin seviyesine göre irşad ve nasihatte bulunmak” demektir.
Bu hususta Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur: إِنَّا مَعَاشِرَ اَلْأَنْبِيَاءِ أُمِرْنَا أَنْ نُكَلِّمَ اَلنَّاسَ عَلَى قَدْرِ عُقُولِهِمْ
“Biz peygamberler topluluğu, daima insanların seviyelerine inmek ve onların anlayabilecekleri şekilde konuşmakla emrolunduk.”[2]
وَقَالَ عَلِيٌّ: حَدِّثُوا النَّاسَ، بِمَا يَعْرِفُونَ أَتُحِبُّونَ أَنْ يُكَذَّبَ، اللَّهُ وَرَسُولُهُ
Hz. Ali (ra) de: “İnsanlara onların anlayacağı şekilde konuşunuz. Allah ve Rasûlü’nün yalanlanması hoşunuza gider mi?” buyurmuştur.[3] Yani bir ayet veya hadis insanların anlamayacağı şekilde anlatılırsa o ayet ve hadisi dinleyenler anlamadıkları için yalanlayabilirler. (Allah’a sığınırız.) Bu husus çok önemlidir, çok dikkat etmek icab eder.
Bu hakikatlerden anlaşılacağı üzere, her şeyden evvel, yaptığımız nasihatin tesirli olması için muhatapların seviyesini ve ihtiyacını göz önünde bulundurmak gerekir. Zira insanların ihtiyaçları zamana, zemine ve insanları etkisi altına alan hadiselere göre elbette farklı olacaktır. Nasıl ki her hastaya aynı ilaç verilmiyor, hastalığa göre değişiyor, öyle de dinleyenlerin seviyelerine uygun bir nasihat yapılmalıdır ki gayeye uygun hikmetli ve güzel bir netice versin. Yoksa o nasihatten istifade ya az olur veya hiç olmaz. Evet, kısa da olsa yapılan vaaz ve nasihatin anlaşılması lazımdır, anlaşılmayan bir ders uzun olsa bile pek kıymet ifade etmez. Fakat Cenab-ı Hakk’ın varlığı hususunda, getirilecek delil ve ispat, akıl ve mantığa hitap ettiği için çocuk, genç ve ihtiyar fark etmeden herkes istidadına göre istifade eder.
Mesela, Bediüzzaman Hazretleri şöyle der: Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz sahipsiz olamaz, bir harf kâtipsiz olamaz biliyorsun. Nasıl oluyor nihayet derecede muntazam şu memleket (âlem) hâkimsiz, sahipsiz olur.[4]
Dinleyen kim olursa olsun bu cümleden dersini alır. Çünkü failsiz bir fiilin yani yapan olmadan bir işin olması mümkün değildir.
Hem mesela, her yaştaki müşterinin her türlü ihtiyacına cevap verecek bir surette hazırlanmış gayet büyük ve mükemmel bir market ki; onda gıda, tekstil, teknoloji ve hırdavat gibi her türlü ihtiyaç maddeleri bulunur.
Düşünelim, acaba bu markete gelmeden evvel bizim gibi müşteriler mi onu böyle hazır hale getirmişler sonradan gelip istifade ediyorlar veya bu marketin güçsüz, şuursuz malzemeleri mi bizim geleceğimizi ve ihtiyaçlarımızı bilerek önceden gelip bizim için bunu hazır hale getirmişler? Bu suretle oluşmasının hiç imkân ve ihtimali var mıdır? Demek varlığından şüphe edilmeyen birisi var ki; bizi bilir ve bütün ihtiyaçlarımızı da görür ve bu marketi içindekilerle beraber tanzim etme gücüne ve imkânına sahip olduğundan bunu böylece bizim için hazır hale getirmiştir
Aynen bu misal gibi dünyamız da İlahî büyük bir markettir. Yalnız insanların değil belki sinekten balığa, çiçekten meleğe kadar bizim gibi ihtiyacı olan bütün mahlûkatın bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde tanzim edilmiştir. Şüphesiz biz dünyaya gelmeden önce bu dünyayı kendimiz için hazır hale getirmiş değiliz. Bu dünyayı oluşturan güçsüz ve şuursuz varlıklar dahi bizlerden haberdar olup bu dünya ve içindekilere ihtiyacımızın olduğunu düşünerek bir araya gelip bu dünyayı bizim için hazır hale getirmiş değillerdir.
Zira hem bizler aciz ve fakiriz hem de dünyamızı teşkil eden unsurlar ve varlıklar dahi âciz, çaresiz, muhtaç ve şuursuz mahlûklardır. Bu işi bizlerin veya onların yaptığını kabul etmek mümkün değildir. Öyle ise bu dünyamızın da nihayetsiz Kadîr, Hakîm, Alîm ve Rahîm bir sahibi ve yaratıcısı vardır. Bizi ve bütün mahlûkatı yarattığı gibi, ihtiyacımıza binaen dünyayı da içindeki her şeyi ile beraber yaratıp hizmetimize vermiştir.
Demek, bu dünya marketine bilerek ve düşünerek baktığımızda, o kendi varlığından bin kat daha fazlasıyla, bütün ihtişamıyla, Hâlık’ını ve sahibini bütün isim ve sıfatlarıyla bizlere bildirir ve tanıttırır.
Hem, nasıl ki bir marketten aldıklarımıza karşılık olarak, kasaya uğrayıp bir fiyat ödüyorsak öyle de; son derece mükemmel ve ilahî bir market olan dünyadaki nimetlerden istifade etmemizden dolayı onun sahibi olan Rabbimize de iman ve ibadetle şükrederek bir bedel ödememiz gerekir. Eğer biz bu varlıklardan ve nimetlerden istifade etmemize karşılık, onlara tapsak, kâinatı yaratanı kabul edip tanımazsak ve O’na kulluk edip ibadet etmezsek, bir de O’na nankörlük edip O’nu inkâr edersek, acaba cehennem azabını hak etmiş olmuyor muyuz?
Nasıl ki; göklerdeki tek bir güneşi kabul etmeyen bir insan, aynalarda, şişelerde ve su damlalarında görülen güneşin akislerini, hakiki birer güneş olduklarını kabul etmek zorunda kalır. Öyle de Cenab-ı Hakk’ın tek ve bir olduğuna inanmayan bir insan, O’nun aynaları olan varlıklar ve sebepler sayısınca ilahların bulunduğunu kabul ederek onlara tapmak mecburiyetinde kalır.
Eğer o insan kâinat sahibinin bir olduğuna inanıp ve yalnız O’na ibadet ederse her şeye tapmaktan kurtulur. Ve bütün varlıkların Allah tarafından kendine merhameten verilen hizmetçiler olduğunu anlamakla yeryüzünün halifesi rütbesine yükselir ve varlıkların en şereflisi olur.
Şüphesiz bu dersi dinleyen herkes kendine göre bir hisse alır.
Bununla beraber çocuklara basit ve anlayabilecekleri deliller de getirilebilir. Mesela, çocuğa “Seni besleyen ve bütün ihtiyaçlarını şefkatle gören kimdir?” Elbette diyecektir ki, “annemdir.” Öyle ise bütün hayvanların, ağaçların, bitkilerin, hizmetine sonsuz bir merhametle; güneşi, havayı, suyu, toprağı verip onlara da şefkatle bakan birisinin olması gerekmez mi? diye sorduğumuzda, o çocuk: “Elbette olur”, diyecektir.
Biz de ona: “Annene şefkati verip de onu sana hizmetkâr haline getiren Allah olduğu gibi öyle de şefkat ve merhametiyle her şeyi o hayvanların, ağaçların, bitkilerin hizmetine veren sonsuz kudret sahibi olan Allah’tır.” diyeceğiz.
Hem mesela, o çocuğa; senin yap-boz oyuncağına, sen dokunmadan o kendiliğinden yapılıp bozulabilir mi? Dediğimizde, şüphesiz hayır, diyecektir. Öyleyse, o oyuncağı nasıl ki; sen kendi isteğinle yapıp bozuyorsan öyle de; bütün bitkilerin ve hayvanların da vücutları kendiliğinden oluşup dağılması mümkün değildir. Demek; her baharda onları sonsuz güç ve iradesiyle yaratıp yapan ve sonbaharda da öldürüp bozan birisi vardır ki; O da Allah’tır.
Gençlere ise; onlar askerlik çağını yaşadıklarından askerlikten bir misal vermek uygun olacaktır. Nasıl ki, bir eğitim alanında eğitim gören bir tabura baktığımızda görürüz ki, o taburdaki fertler memleketin her bir yerinden toplanıp bir araya gelmişlerdir. Daha sonra bölüklere ve mangalara taksim edilmişlerdir. Gayet düzenli ve disiplinli bir şekilde eğitimlerine devam etmektedirler. Acaba hiç imkân ve ihtimal var mı ki, “bu askerler memleketin her tarafından kendi arzu ve istekleriyle bir araya gelip bu düzeni kursunlar?
Hiçbir akıl bunu kabul eder mi? Böyle bir şey hiç mümkün olur mu? Şüphesiz bu taburun bütün fertlerini memleketin her tarafından toplayıp onları bölüklere, mangalara ayırıp gayet mükemmel bir düzen ve disiplinle onlara eğitim yaptıran ve her tarafa hükmü geçen bir kumandan vardır.
Aynen öyle de, âlemin her tarafında dağınık bulunan atomlar denilen askerleri, bahar denilen eğitim alanında her birisi bir tabur hükmünde olan fertlerin vücutlarında bir araya getiren ve onlara mükemmel bir düzen ile eğitim yaptıran elbette bir kumandan-ı a’zamı olan Allah vardır. Yoksa kendi başlarına o şuursuz varlıklar bir araya gelip de o fertlerin vücutlarını teşkil edip içinde şuurlu ve disiplinli olarak çalışmalarının imkân ve ihtimali yoktur.
İhtiyar birisine ise, ihtiyarlıktan dolayı kaybettiği gençliğinin zevalinden, dost ve ahbaplarının ölüm ve firakından ve eksilmeye yüz tutan görme, işitme ve kuvvetinin eksilmesinden duyduğu üzüntülerden dolayı ortaya çıkan elem ve kederine teselli olabilecek şekilde onların çok hassaslaşmış duygularını göz önünde bulundurarak örnekler verilirse gayet derecede etkileyici olacaktır.
Mesela, gayet mükemmel binalarla imar edilen bir şehri düşünelim. O şehirde yaşayan insanların ihtiyaçlarına göre binlerce evler, fabrikalar, dükkânlar ve binalar bulunsun. Bir harfin kâtipsiz bir iğnenin dahi ustasız olmadığını biliyoruz. Şüphesiz o şehirdeki yapıların da malzemeleri başka yerlerden uçuşarak bir araya gelip onları icat etmedikleri gibi, bütün o ev ve binaların kendiliğinden oluşması da mümkün değildir.
Ancak onların vücuda gelmesi, onların yapılması için gereken güç ve malzemelere sahip birinin olmasıyla mümkündür. Hatta bazı binalar yıkılmış olsa bile, önceden yapan zatın daha güzel bir şekilde onları yeniden yapabileceğinden şüphe edilmez. Zira onları ilk olarak yapan ikincisinde daha kolaylıkla yapar.
Demek, o şehir ve içindeki binalar o şehri kuran ve o binaları yapan birinin var olduğunu gösterir.
Aynen misalde açıkladığımız gibi şu dünyamız sonsuz derecede planlı ve düzenli bir şehir hükmündedir. Her baharda fertleri en mükemmel bir binadan daha mükemmel olan bir milyondan ziyade hayvan ve bitki çeşitleri yaratılıyor. Bu yaratılan varlıkların öyle bir vücut yapısı vardır ki, o vücuttaki bir hücre bile kusursuz bir saraydan daha mükemmeldir.
Bilim adamlarının araştırmalarına göre; insanlar bir hücreyi maddi imkânlarıyla yapmış olsalar Konya Ovası kadar yer kaplayacak diye söylemişlerdir.[5] Yeryüzündeki bütün canlıların bir hücreli ve çok hücreli olduğu düşünülürse ne denli müthiş bir organizasyon gerçekleştiği anlaşılır. Bir de bu canlıların büyük bir kısmının sonbaharda öldüğünü ve ilkbaharda tekrar dirildiğini görüyoruz. Acaba bu kadar varlıkların mükemmel yaratılışlarının, kendiliğinden olması ve bir kısmının da öldükten sonra ikinci bir baharda kendiliğinden dirilmesi mümkün olabilir mi?
Veyahut varlıkların yapımında kullanılan güçsüz, iradesiz ve şuursuz malzemelerin uçuşup bir araya gelerek sonsuz bir kudretin eseri olan o varlıkları yaratıp var etmeleri, öldürüp yok etmeleri, hiç bir cihetle mümkün olabilir mi?
Demek bu dünyanın içindeki varlıkların harikulade bir sanatla yapılması ve her varlığın bir mucize olması, onları yaratan sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi bir zatın var olduğunu kör gözlere de gösterir, ispat eder.
Hem O zat bu harika icraatıyla, ihtiyarlara ve musibet zedelere ölüm ve ayrılık elemlerini izale edecek bir müjde veriyor. Çünkü O zat, sonbaharda bir milyondan ziyade ölen hayvan ve bitki çeşitlerini, ikinci bir baharda tekrar diriltmekle, o ihtiyarları ve bütün sevdiklerini hatta bütün varlıkları öldükten sonra haşrin baharında dirilteceğini göstererek ölümün yokluk olmadığını, ayrılma eleminin de sonsuz bir kavuşmak ile biteceğini onlara hatırlatarak teselli veriyor.
Sorulan suale numune olması için Risale-i Nurlar’dan istifade ederek bu üç örnek verilmiştir. Bunlar gibi daha birçok örnekler verilebilir. Fakat bu konuda en mühim olan nokta Cenab-ı Hakk’ın anlattığımızdan razı olmasıdır. Dinleyenin de kabule layık olmasıdır. Anlatanın da ihlâsı muhafaza etmesi nispetinde tesiri olacaktır.
[1] Nahl,125
[2] Şemseddin es-Sehâvî, El-Makasıdü’l-Hasene, Daru’l-Kütübi’l-İlmiye, Harf-i Hemze, Beyrut, 1971, s. 117, Hadis No: 180
[3] Suyuti, El-Câmiu’s-Sahîh, Kitabü’l-İlim, 50. Bab, Birinci Baskı, 1998, Riyad, s. 297, No: 126
[4] Bediüzzaman, Zülfikar, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2011, s. 6
[5] Hâlbuki normal bir insanın vücudunda 100 trilyon hücre vardır.


