İlk olarak: Namaz, bütün mahlûkatın ibadetlerini içinde toplayan, kul ile Allah (cc) arasında yüksek bir irtibat, yüce bir münasebete sebep olan nezih ve hoş bir ibadettir. Namaz o kadar güzel bir vazifedir ki; manasını ve hakikatini anlayan her bir ruhu kendine celbederek bağlar.
Namazın şartlarında ve rükunlarında öyle sırlar, hikmetler ve feyzler vardır ki; onları fark eden her kalp, ona sevgi ve muhabbetle bağlanır.
Namaz, Hâlık-ı Zülcelal tarafından her yirmi dört saat içinde belirli vakitlerde manevi huzuruna yapılan bir davettir. Bu yüce davete karşı yapılması gereken ise her kalbin şevk ve iştiyak ile ona icabet etmesi ve miraç hükmünde olan o yüksek ibadeti yapmasıdır.
İkinci olarak: İlmihal kitaplarında da geçtiği üzere en makbul olan namaz odur ki, tadil-i erkâna riayet edilerek kılınan namazdır. Nasıl ki; bir hurma çekirdeğinden tâ büyük bir hurma ağacına kadar farklı mertebeler vardır. Öyle de kılınan namazda da o kadar farklı ve feyizli mertebeler bulunur. Zira namazın mükemmelliği ondaki huzura, huşuya ve namazın sünnet ve adaplarına dikkat edilmesi nispetindedir.
Huşu; kalbin Allah’ın azametinden korkup, Allah’ın rahmetine sığınmakla beraber vücudun azalarında görünen sükûnetten ibarettir.
Elmalılı tefsirinde şöyle denilmiştir. Namazda huşu; aslı kalpte, tezahürü bedende olmak üzere iki özelliği içinde bulundurur. Birincisi: Kalbe ait olan tarafıdır ki; Rabbin azamet ve celalinin karşısında insanın kendi küçüklüğünü görmekle, nefsine Cenab-ı Hakk’ın emrine baş eğdirip söz dinlettirmesidir. Ve kalbin gereken edep ve tazimi göstererek başka bir şeyle meşgul olmadan Cenab-ı Hakk’a karşı son derece saygı duymasıdır.
İkincisi ise dış görünüşle ilgili yönüdür ki, insanın Cenab-ı Hakk’tan hicab ederek vücut organlarını, edebe uygun olmayan hal ve hareketlerden sakındırmasıdır. Ve secde yerine ve önüne bakıp sağa sola iltifat etmemesidir.
Doğrusu, İhsan Hadisi’nde:
أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَراهُ فإِنْ لَمْ تَكُنْ تَراهُ فإِنَّهُ يَراكَ
“Sen Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet et. Eğer sen onu görmüyorsan şüphesiz O seni görüyor.”[1] denildiği gibi namaz kılarken Allah’ın huzurunda: اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ “(Rabbimiz!) Ancak sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.”[2] diyerek Cenab-ı Hakk’ın huzurunda bulunduğumuzu ve O’nunla konuştuğumuzu ve O’nun bizi gördüğünün farkında olmak şuuruyla huşu içinde namaz kılmamıza vesile olur.
Ayet-i kerimede: اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ * قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ
“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki; namazlarında huşu içindedirler”[3] buyurulur.
Hasen’den ve İbn-i Sirin’den (rahmetüllahi aleyhim) rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (asm) ve ashabı, namazda gözlerini gökyüzüne kaldırırlardı, bu ayetin inmesi üzerine önlerine eğdiler.
أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ قَالَ، قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهم عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَا بَالُ أَقْوَامٍ يَرْفَعُونَ أَبْصَارَهُمْ إِلَى السَّمَاءِ فِي صَلَاتِهِمْ فَاشْتَدَّ قَوْلَهُ فِي ذَلِكَ حَتَّى قَالَ لَيَنْتَهُنَّ عَنْ ذَلِكَ أَوْ لَتُخْطَفَنَّ أَبْصَارُهُمْ
Enes İbni Mâlik (ra) dedi ki: Rasûlullah (asm) şöyle buyurdu: “Bazı kimselere ne oluyor ki, namazlarında gözlerini semaya dikiyorlar?” Sonra sözünü daha da şiddetlendirdi ve: “Ya bundan vaz geçerler, ya da (gözlerinin nuru alınır da) kör olurlar” [4]
عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَنِ الِالْتِفَاتِ فِي الصَّلاَةِ؟ فَقَالَ: هُوَ اخْتِلاَسٌ يَخْتَلِسُهُ الشَّيْطَانُ مِنْ صَلاَةِ العَبْدِ
Hz. Aişe (r. anha)’den de rivayet olunur ki; Rasûlullah (asm)’a namazda iltifat (yüzünü çevirip bakma) hakkında sordum, buyurdu ki: “O bir hırsızlıktır ki, şeytan onu kulun namazından çalar, kaçar” [5]
عَنْ أَبِي ذَرْ قاَلَ: قاَلَ رَسُولُ اللّٰه صَلَى اللّٰه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لاَ يَزالُ اللّٰهُ عزَّ وجلَّ مُقْبِلًا عَلَى الْعَبدِ فيِ صَلَاتِهِ مَا لَمْ يَلْتَفِتْ، فَإِذَا صَرَفَ وَجْهَهُ اِنْصَرَفَ عَنْهُ
Eba Zer (ra) dedi ki: Peygamber (asm) buyurdu: “Kul, namazında bir tarafa dönmedikçe Cenab-ı Hak ona (rahmetiyle) müteveccih olur, yönelir. Ne zaman ki kul yüzünü bir tarafa çevirir, Cenab-ı Hak da ondan yüzünü çevirir.”[6]
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسلَّمَ:إِذَا قَامَ أَحَدُكُمْ اِلَی لصَّلَاةِ فَلْيُسَكِّنْ أَطْرَافَهُ، وَلَا يَتَمَيَّلْ كَمَا تَتَمَيَّلُ الْيَهُودُ؛ فَإِنَّ تَسْكِینَ الاَطْرَافِ فِیی الصَّلاةِ مِنْ تمَاَمِ الصَّلَاةِ
Ümmü Ruman (r.anha) demiştir ki: “Namazımda sallanıyordum Ebu Bekir (ra) gördü, beni öyle bir azarladı ki, az daha namazdan çıkacaktım, sonra da dedi ki:” Rasûlullah (asm)’ı dinledim, şöyle buyuruyordu: “Herhangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun, Yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda azaların sükûneti namazın tamamındandır.”[7]
Üçüncü olarak: Ayet-i kerimede:
وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ
“Namazı hakkıyla edâ et! Şüphe yok ki namaz, çirkin işlerden ve kötülüklerden (insanı) alıkoyar.”[8]
Bu sayılan günahların namaz içinde yapılması mümkün olmadığı gibi dosdoğru kılınan bir namaz, normal yaşanan hayatta da bu gibi günahları işlemeye engel olur.
أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ قَالَ: كَانَ فَتًى مِنِ الْأَنْصَارِ يُصَلِّي مَعَ النَّبِيِّ ﷺ وَلَا يَدَعُ شَيْئًا مِنَ الْفَوَاحِشِ وَالسَّرِقَةِ إِلَّا رَكِبَهُ، فَذُكِرَ لِلنَّبِيِّ ﷺ فَقَالَ: “إن الصلاة ستنهاه” فَلَمْ يَلْبَثْ أَنْ تَابَ وَصَلُحَتْ حَالُهُ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ
Hz. Enes bin Malik (ra) rivayet ediyor ki: “Bir genç, Rasûlullah (asm) arkasında namaz kılar ve her türlü kötülük ve hırsızlığı da yapardı. Bu durum Rasûlullah (asm)’a bildirildi. O da (asm): “Onun namazı, o günahlardan onu alıkoyacaktır.”[9] buyurdu. Aradan çok zaman geçmeden o genç günahlarından tevbe etti, halini düzeltti. Ve Rasûlullah (asm) da: “Bunu size dememiş miydim? (diye soranlara hatırlattı.)”[10]
Bu hadis-i şerife benzer bir rivayet de Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde geçer
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي اللَّه عنه قَال: جَاءَ رَجُلٌ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ : إِنَّ فُلَانًا يُصَلِّي بِاللَّيْلِ ، فَإِذَا أَصْبَحَ سَرَقَ ؟ قَالَ: إِنَّهُ سَيَنْهَاهُ مَا يَقُولُ
Ebu Hüreyre (ra) rivayet eder ki: Peygamberimiz (asm)’e denilmiş: “Falan kişi gece sabaha kadar namaz kılıyor, sabah olunca da hırsızlık yapıyor.” Peygamberimiz (asm): “O namaz, söylediklerinizden onu alıkoyacaktır. Veya onun namazı (hırsızlığına) engel olacaktır”[11] buyurmuştur.
Yukarıdaki âyet-i kerimenin tevili ile ilgili bir kısım muhakkiklerin ve müfessirlerin görüşü de şöyledir: Buna göre “namazı dosdoğru kıl” âyetinden kasıt, namazı devamlı kılmak ve namazın şartlarına riâyet ederek onu gereği gibi yerine getirmektir. Sonra da yüce Allah kendi tarafından vermiş olduğu bir hükmü haber vermekte ve namazın, namaz kılan ve namaza riayet eden kimseyi hayâsızlıktan ve münkerden alıkoyacağını bildirmektedir.
Buna sebep ise namazda bütün öğütleri ve nasihatleri içinde bulunduran Kur’ân okumanın söz konusu olmasıdır. Hem namaz, namaz kılanın bütün bedenini çalıştırıp ibadet ettirir. Namaz kılan kişi kıbleye yönelip de Rabbinin önünde huşu ve tevazu içinde eğilip Rabbinin huzurunda bulunduğunu hatırlar. Rabbinin her halini görüp gözettiğini anlar. Ve bunlar sebebiyle nefsi ıslah olur ve Rabbinin önünde zilletini arz eder. Yüce Allah’ın gözetimi altında olduğunu yakından hisseder, bunun heybet ve tesiri de azaları üzerinde kendisini gösterir.
Hem namaz bütün melaike ve ruhaniyatın ve umum mahlûkatın ibadetlerinin fihristi olduğundan namaz kılan adam, kendi ibadeti ile birlikte bütün mahlûkatın o ibadetlerini de kendisine asaleten onlara vekâleten Cenab-ı Hakk’a takdim eder. Ona göre de sevap kazanır.
Bu şekilde kıldığı bir namazdan fazla bir vakit geçmeden yeni bir namazın gölgesi üzerine düşer, bu sefer öncekinden daha güzel bir hal ile bir başka namazı kılar. İşte bu husustaki rivayetlerin anlamı budur. Çünkü mü’minin namazının böyle olması gerekir.
Denilebilir ki; özellikle kişi, bu son amelim olabilir, duygusunu kazanarak o namazı kılarsa o namaz onu maksadına ve hedefine daha kolay bir surette ulaştırır. Çünkü ölümün sınırlı bir yaşı, özel bir zamanı, belli bir hastalığı yoktur ve bu hususta da hiçbir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Rivâyet edildiğine göre Selef-i Salihin’in bazıları namaza kalktı mı titrer, rengi sararırdı. Kendilerine bu halin sebebi sorulunca, şu cevabı vermişlerdir: “Ben yüce Allah’ın huzurunda duruyorum. Dünya hükümdarları karşısında benim böyle davranmam uygun düşerken, ya bütün hükümdarların mutlak hâkimi huzurunda nasıl davranabilirim?” İşte böyle bir namaz hiç şüphesiz hayâsızlıktan ve münkerden alıkor.
Bir namaz da vardır ki; huşu ve Allah’ı hatırlama ve fazileti gerektiren adaptan yoksundur. Belki caiz ve geçerli olabilecek kadar önem veriliyor. Hatta bu namazın geçerli olabilmesi dahi şüphelidir. İşte bu namaz sahibini bulunduğu durumda bırakır. Allah’a yakınlaşmasına vesile olmaz.
İşte böyle kimseler namaz kıldıkları halde o namaz kendilerini Cenab-ı Hakk’a yaklaştırmıyor, günahları işlemekten alıkoymuyorsa o namazın onlara faydası olmadığı için onları önceki hallerini sürdürecek şekilde öylece bırakır.
İşte, İbn Abbâs’tan rivâyet edilen
اِبْنِ عَبَّاسْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَ مَرْفُوعًا: مَنْ لَمْ تَنْهَهُ صَلَاتُهُ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ، لَمْ يَزْدَدْ مِنَ اللّٰهِ إِلَّا بُعْدًا
“Kimin kıldığı namaz kendisini hayâsızlıktan ve münkerden alıkoymazsa o namaz onu ancak Allah’tan uzaklaştırır.”[12] şeklindeki hadis buna göre yorumlanır.
Bu haliyle böyle bir namaz o kişiyi Allah’a uzaklıktan alıkoymayınca, sanki onu Allah’tan uzaklaştırmış gibi olur. İbn Mes’ûd (ra)’a şöyle denilmiş: Filan kişi çok namaz kılıyor: O da: ‘Namaz ancak onun şartlarına riayet edenlere fayda verir.’, diye karşılık vermiştir.
Ayet-i kerimde de: اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَۙ * فَوَيْلٌ لِلْمُصَلّ۪ينَۙ
“Artık vay o namaz kılanların haline! Ki onlar namazlarında gaflet edenlerdir (ona ehemmiyet vermezler)”[13] yani dinin direği olan namazı önemsememek ve şirk-i hafi tabir edilen riyakârlıkla onu kılmak, insanı ayetin bu tehdidine mazhar eder.
Taha suresinde: وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ لِذِكْر۪ي “Beni anmak için namaz kıl.”[14] buyrulduğu üzere namazın hikmeti, gayesi huzur ve huşu içinde Allah’ın zikridir. Yani Allah’ı anmaktır. Bu sayede:
فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ “Öyle ise beni (taat ve ibadetle) anın ki, ben de sizi (rahmetimle) anayım.”[15] ayetince Cenab-ı Hakk’ın rahmetle bizi anmasına ermektir.
Demek namaz böylece bir miraçtır. Bunu bilenler: اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Onlar ki, gerçekten kendilerinin Rablerine kavuşacak kimseler olduklarını ve gerçekten kendilerinin ancak O’na dönecek kimseler olduklarını sezerler (kat’î olarak îmân ederler)”[16] ayetine göre kendilerini her an Rablerinin huzurunda, kavuşma halinde buluyorlar gibi zevk içinde bir niyet ve ihlas ile namazlarını kılarlar.
Netice itibariyle tevbe, istiğfar ve abdest ile maddi ve manevi kirlerden ve günahlardan temizlenerek huzur ve huşu ile kılınan namazın manası şudur: Niyet getirerek namaza başlama tekbiriyle masiva denilen fâni olan bütün varlıkları, elimizin tersiyle arkaya atarak azamet ve büyüklüğüne karşı اَللّٰهُ اَكْبَرُ ‘Allah daha büyüktür!’ diyerek huzura girmektir.
Sonra boşaltmak ve temizlemek denilen تَخْلِیَە tahliye ile iç âlemimizi, ruhî ve kalbî bütün duygularımızı ve irtibatlı olduğumuz bütün dış âlemimizi şeytan ve şeytanın yardımcılarından ve bize telkin ettikleri günah ve kötü ahlaklardan أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ‘kovulmuş şeytandan sana sığınırım’ diyerek çok kapsamlı bir temizliği yapmaktır.
Sonra ziynetlendirmek ve süslendirmekten ibaret olan تَحْلِیَە tahliye ile o iç âlemimizi, ruhî ve kalbî bütün duygularımızı ve irtibatlı olduğumuz bütün dış âlemimizi Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından da vazgeçmeyi niyaz etmekle bütün varlığımızla, nihayetsiz acizlik ve fakirliğimizi hissedip بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ile Cenab-ı Hakk’ın sonsuz rahmet ve kudretine sığınmaktır.
Sonra sayısız maddi ve manevi nimetlerine mukabil kimden kime ve neye karşı bir hamd ve övgü yapılırsa ezelden ebede kadar bütün o hamdlerin O’na mahsus olduğunu اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ cümlesiyle kendisine takdim etmektir.
Sonra Cenab-ı Hakk’ın mü’min veya kâfir ayırt etmeden dünyadaki bütün mahlûkatın rızıklarını vermek gibi nihayetsiz bir merhametle ihsanlarda bulunduğunu görmek ve ahirette ise o sonsuz merhametin yalnız ehl-i imana ve cennete giden mahlûkata yapılacağı inancıyla اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ diyerek dünya ve ahirette fazlasıyla o ihsan ve rahmete mazhar olmayı istemektir.
Sonra, Cenab-ı Hakk’ın kıyamet gününde bu dünya imtihanın ardından, emir ve yasaklarına uyup ibadet vazifesini yerine getirenlere sonsuz adaletiyle güzel bir mükâfatı. Ve zulme maruz kalıp her türlü işkence ve ızdırabı çekenlere de münasip bir ücreti ve kendisine karşı isyan edenlere ve hak ve hukuk tanımayan ve her türlü zulmü yapanlara da hak ettikleri bir cezası olacağını مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ yani o mükâfat ve mücazat gününün sahibidir cümlesiyle anlayıp ona iman edip anlamaktır.
Hem O’nun huzurunda olduğumuzu hissedip O’na yönelerek bizlerin ve bütün mahlûkatın İlahı ve ma’budu O olduğuna kat’î olarak inandığımızıاِيَّاكَ نَعْبُدُ ile O’na takdim etmektir.
Sonra Cenab-ı Hak tarafından bizim ve bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyaçlarının görülüp giderildiğinin ve sebeplerin de izzet ve azametinin muhafazası için birer perde olarak bulundurulduğunun farkına vararak bize yardım edenin yalnız ve yalnız O olduğuna i’tikad ettiğimizi وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ile O’na arz etmektir.
Sonra hem geçmiş hem de gelecek zamanların tüm karanlıklarını dağıtarak ebede doğru gayet müstakim büyük bir caddede giden peygamberler, sıddıklar, şehitler, evliyalar ve salihlerin kafilesine dâhil olmak için Cenab-ı Hakk’aصِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ *اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ yani ‘Bizi dosdoğru yola hidâyet eyle!’, ‘Kendilerine ni‘met verdiğin kimselerin yoluna’ ayetleriyle tazarru ve niyazda bulunmaktır.
Sonra, Cenab-ı Hakk’ı kabul etmekle birlikte sebeplere yaratma noktasında tesir verip O’a şirk koşan bütün müşrik taifelerinin yollarına ve tefrite düşüp O’nun varlığını tamamen inkâr eden ateistlerin ve tabiatı yaratıcı kabul eden bütün inkârcıların yollarına bizi saptırmaması için غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ yani ‘Gazab edilmiş olanların dalâlete düşenlerin (yoluna) değil!’ cümlesindeki dua ile O’na sığınmaktır.
Sonra bütün varlıklar üzerinde tecellileri görünen Cenab-ı Hakk’ın celalinin güzelliğini ve büyüklüğünün mükemmelliğini görmekle
اَللّٰهُ اَكْبَرُ deyip O’nun azameti karşısında, acizlik içinde rükûa gitmek ve mahfiyet içinde O’na karşı muhabbet ve hayretle secdeye varmaktır.
Sonra sonsuz kudret ve paklığı karşısında da Cenab-ı Hakk’ın bütün noksanlıklardan ve ehl-i şirkin ortak koştuğu şeriklerden ve şerlerden beri olduğunu ve her türlü kemâlatın kendinde bulunduğunu rükûda سُبْحَانَ رَبِّىَ الْعَظِيمِ ve secdede سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلٰى demekle yüce olan Rabbini takdis ve tesbih etmektir.
Sakın deme: “Benim namazım nerede? Şu hakîkat-i namaz nerede?” Zîrâ bir hurma çekirdeği bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif ederek tanıtır ve içinde saklar. Fark yalnız icmâl ve tafsil iledir yani ağaç çekirdekte özet olarak bulunurken, o çekirdek büyüyüp ağaç olunca ayrıntılı ortaya çıkar. Ancak gelişme noktasında bir farklılık vardır. Öyle de senin ve benim gibi bir âmînin velev hissetmezse, namazı, büyük bir velinin namazı gibi şu nûrdan bir hissesi var. Şu hakîkatten bir sırrı vardır. Velev şuûrun taalluk etmezse yani farkında olmasan bile o namazın, büyük bir velinin namazının özetini içinde bulundurur. Fakat derecâta göre inkişâf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Yani her kişinin kıldığı namazın derecesine göre o namaz nurlanarak inkişaf edip gelişir. Nasıl bir hurma çekirdeğinden, tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, çok mertebeler bulunur. Öyle de, namazın derecelerinde de daha fazla merâtib bulunabilir. Fakat bütün o merâtibde, o hakîkat-i nûrâniyenin esası bulunur. Yani kişinin kıldığı namaz hangi mertebe ve derecede bulunursa bulunsun onda namazın bu nurani hakikatinin özeti bulunur.[17]
Burada birçok eserlerden ve Risale-i Nurlardan istifade ederek namazın hakikatinden bir özet yaptık. Onun hakikatini hakkıyla anlamak için Dokuzuncu Söz gibi namaza dair Risale-i Nur eczalarına müracaat edilsin.
Cenab-ı Hak’tan niyazımız odur ki; bütün kardeşlerimizle birlikte bizleri namazını huşu ile dosdoğru kılan kullarından eylesin. Âmin.
[1] Sahih-i Müslim, Kitabü’l-İman, Bab-u Beyanü’l-İmani ve’l-İslami ve’l-İhsan, Daru’l-Feyha, 1. Baskı, Dımeşk, 2010, c. 1, s. 228, Hadis No: 8
[2] Fatiha, 5
[3] Mü’minun; 1,2
[4] Fethu’l-Bâri, Sahih-i Buhari Şerhi, Kitabü’l-Ezan, Daru’s-Selam, 1. Baskı, Riyad, 2000, c. 2, s. 301, Hadis No: 750
[5] Sünen-i Ebu Davud, Darü’r-Risaleti’l-Alemiyye, c. 2, s.178, Hadis No: 910
[6] Ahmed bin Hanbel, Müsned, Dar’ul Hadis, El Kahire, 1995, c. 15, s. 551, Hadis No:21400
[7] El-Münavî, Feyzul-Kadîr Şerhu’l-Câmii’s-Sağîr, Daru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrut, 1971, c. 1, s. 510, Hadis No:783; El-Hindî, Kenzü’l-ummâl fî süneni’l-akvâl ve’l-efâl, Müessesetü’r-Risale, Beyrut, 1989, c. 1, s. 910 Hadis No:20096
[8] Ankebut, 45
[9] Buraya kadar; El-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid ve Menbau’l-Fevaid, Kitabü’s-Salat, 288. Bab, Beyrut, 1994, c. 2, s. 531, Hadis No: 3556
[10] Kurtubî, Tefsir-i El Camiu’l-Ahkamu’l-Kur’an, Daru’l-Fikir, Beyrut, 1952, c. 13, s. 347; İhyau Ulumi’d-Din’de ibn Hibban sahih demiştir; Benzer bir hadis-i şerif, Sahih-i Müslim, Kitabü’s-Salat, Daru’l-Feyha, Birinci Baskı, Dımeşk, 2010, c. 4, s.167, Hadis No: 966
[11] Ahmed bin Hanbel, Müsned, Daru’l-Hadis, Kahire, 2008, c. 9, s. 309, Hadis No:9740; İbn Hibban da sahih demiştir.
[12] El-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid ve Menbau’l-Fevaid, Daru’l-Kitabü’l İlmiye, Beyrut, c. 2, s. 258
[13] Maun, 4,5
[14] Taha, 14
[15] Bakara, 152
[16] Bakara, 46
[17] Bediüzzaman, Sözler, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2013, s. 97


