وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ
قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
“(O insan) Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misâl getirdi: “Onlar çürümüş olduğu hâlde, şu kemikleri kim diriltecek?” dedi. De ki: “Onları ilk defa yaratan, (yine) onları diriltecek! Çünkü O, her türlü (mahlûku ve onları) yaratmayı hakkıyla bilendir.”[1]
Bu ayetin haber verdiği öldükten sonra dirilmeyi ispat eden Haşir Risalesi’nin birinci suretini, Allah’ın ihsan ettiği anlayış nispetinde şerh etmeye çalışacağız.
“Hiç mümkün müdür ki: Bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutilere mükâfatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın. Burada yok hükmündedir. Demek başka yerde bir mahkeme-i kübra vardır.”[2]
İbn-i Sina gibi dâhiler: “Haşir meselesi, ayet ve hadislerle haber verilen naklî bir meseledir. Akıl ve mantık yoluyla bu mesele izah ve ispat edilmez.”[3] dedikleri halde, Risale-i Nur’un harikalığına bakınız ki, iki satırlık gayet belagatli bir cümle ile aklı ikna edip inkârcıları susturacak derecede haşir meselesini herkesin anlayabileceği bir şekilde açıklıyor. Şöyle ki:
Bilmüşahade gözümüzle gördüğümüz bir hakikat vardır ki o da şudur: Nasıl ki bir devletin varlığı, idarecisinin varlığını; idarecisinin varlığı ise o devletin merhamet ve adaletini gösterip ispat eder. Yani varlığını kabul ettiren hiçbir devlet ve idare yoktur ki, kendisine itaat eden ve himayesi altına giren memurlarına ve vatandaşlarına lütufta bulunmayıp onları ücretsiz ve mükâfatsız bıraksın. Ve o devlete ve idareye karşı gelen hak ve hukuk tanımayıp vatandaşlara zulüm ile muamele eden asileri de cezasız bırakıp edeplendirmesin?
Aynen öyle de genişliği rakamlarla ifade edilemeyen, büyüklüğü ise akıl ve mantıkla kuşatılamayan ve sonsuz adalet ve merhamet ile idare edilen şu âlemin varlığı, şüphesiz nihayetsiz güç ve merhamet sahibi bir idareci olan Cenab-ı Hakk’ın varlığını gösterir.
Hiç şüphe yoktur ki; Cenab-ı Hakk’ın varlığı ise O’nun idaresine itaat ve itimat ederek vazife yapan mümin kullarına layık bir ücret ve mükâfat yeri denilen cennetin bulunmasını ve kendisine karşı gelip zulüm ve isyan eden zalimlere de münasip bir cezaevi denilen cehennemin varlığının gerekli olduğunu gösterip ispat eder.
Hâlbuki Cenab-ı Hakk’ın sonsuz adalet ve merhametinin tecellisi ve icraatı, şu dünyada tam görünmüyor. Birçok zalim zulümleriyle mağrurane hiçbir ceza görmeden bu dünyadan göçüp gidiyor. Birçok masum ve mazlum insan da, zalimlerin zulmü altında ezile ezile ölüp gidiyor. Demek geçici ve fâni olan bu dünya, o sonsuz adalet ve merhametin tecellisine münasip olmadığından, Cenab-ı Hakk’ın mülkünde bulunan ahiret denilen başka bir yer vardır ki, herkese layık olan ücret ve mükâfatın; ceza ve azabın hakkıyla gerçekleşmesi orada olacaktır. Orada herkes velev ki bir zerre kadar olsun yaptığının karşılığını görecektir. Nasıl ki, güneş ışıksız olmuyorsa öyle de gerçek bir idarenin varlığı da, idare ettiklerine karşı adalet ve merhametsiz olamaz.
Eğer ahiretin gelmemesiyle, bu kâinat sahibinin böyle bir mükâfat ve mücazatı olmayacaksa o zaman kâinatta tecelli eden hikmet ve adaletin de olmaması gerekir. Zira hakiki hikmet ve adalet ancak ahiretin gelmesiyle tahakkuk eder.
Madem âlem var; elbette onu idare eden sonsuz merhamet ve adalet sahibi olan Allah vardır. Madem Allah var; şüphesiz mükâfat ve ceza yeri olan ahiret vardır. Madem ahiret var; elbette zalimlere ceza, mazlumlara da mükâfat olacaktır. Öyleyse hiç kimsenin yaptığı karşılıksız kalmayacaktır.
İnsanın öldükten sonra dirileceğine dair şöyle bir örnek verebiliriz: 1980’li yıllarda bir otelde dört öğretmenle beraber kalmıştık. Samimi bir ortamda uzun uzadıya sohbetimiz oldu nihayet haşir meselesinden bir bahis açıldı. Baktım ki ibadet ve inanç noktasında zafiyetleri var. Onlardan birisi dedi ki: “Ahiret hayatı diye bir şey yoktur. İnsanın hayatı yalnız dünyadaki yaşantısından ibarettir. Öldükten sonra tekrar dirileceğimize inanmıyorum.”
Ben de onlara anlayabilecekleri bir örnek ile tekrar dirileceğimizi izah etmeye çalıştım. Ve dedim ki: “Şu anda yaşadığımız bir kış gününde değil de, sonbaharda ölen bütün hayvanların ve bitkilerin dirildiğini gösteren ve insanların da öldükten sonra dirileceklerini ispat eden gayet şa’şalı bir bahar gününde bulunduğumuzu düşünelim.
Şehir dışındaki güzel havayı teneffüs etmek ve zümrüt gibi yemyeşil güzel manzaraları seyretmek için dışarıya çıkıyoruz. Gezerken askeri bir eğitim alanı karşımıza çıkıyor. Bakıyoruz ki, o alanda gayet intizam ve disiplin altında eğitim yapan bir tabur bulunuyor. Anlıyoruz ki; o taburdaki askerlerin her birisi Türkiye’nin muhtelif yerlerinden bir araya gelip burada toplanmışlardır. Ve askerî ta’lim ve eğitime devam ediyorlar. Eğer ben size ‘aklı başında ve şuuru yerinde olan bu askerler, hiçbir kimseden emir almadan kendi kendilerine Türkiye’nin her tarafından bir araya gelip bu alanda toplanmışlar. Ve eğitimlerine devam ediyorlar.’ desem hiç inanır mısınız? Onlar dediler ki: ‘Böyle bir şeyin kendiliğinden olabilmesinin imkân ve ihtimali yoktur. Şüphesiz bu toplanma, sevk ve idare ancak bir kumandanın emriyle mümkün olabilir.’
Eğitim devam ederken bakıyoruz ki, bir istirahat düdüğü çalındı. Gayet az bir zaman diliminde o taburdaki bütün mangalar silahlarını çattılar. Nöbetçiden başka bütün o askerler, kimi su kenarına, kimi ağaçların altına, kimi dere boyuna, dağılıp ortalıktan kayboldular.
Eğer ben size desem; önceden Türkiye’nin her yerinden bu askerleri toplayıp bir araya getiren kumandan; birbiriyle tanışan ve istirahat için dağılan o askerleri bir düdük sesiyle tekrar toplayacak; önceki gibi mangalar halinde nizam ve intizam altına alacak, gayet mükemmel bir disiplinle onlara eğitim yaptıracak. Siz diyebilir misiniz ki: ‘O kumandan bu ikinci toplamayı yapmaz veya yapamaz.’ Elbette diyemezsiniz. Zira birinci toplanmayı yapan, birbiriyle tanışan o askerleri ikinci kez daha kolaylıkla toplayabilir. Nizam ve intizam altına alarak disiplin içinde eğitimi devam ettirebilir.
Aynen öyle de, tabura benzeyen bir insan vücudundaki zerreler, kâinatın her tarafından toplanarak bir araya gelmiştir. Bu vücudu oluşturan duygular ve zerrelerin bir kısmı güneşten, bir kısmı hava, su, toprak gibi unsurlardan, bir kısmı da gıda maddelerinden alınmıştır. Ruh ise âlem-i ervahtan, kalp arş-ı âlâdan, kuvve-i hafıza levh-i mahfuzdan ve hayal de misal âleminden alınmıştır. Böylece bu saydıklarımızla beraber bütün hisler ve duygular ayrı ayrı âlemlerden hatta ebedî yaşamak gibi birçok arzular, bahsettiğimiz ahiret gibi baki ve sonsuz âlemlerden toplanarak bir araya gelmiş ve gayet intizamlı bir tabur hükmündeki insan vücudunu teşkil etmişlerdir.
Yukarıda geçen şuurlu askerler, bir kumandanın sevk ve idaresi olmadan bir araya gelerek askerî bir taburu teşkil edemeyeceklerini biliyorsunuz. Nasıl oluyor ki, sudan tut, tâ güneşe kadar dünyanın belki âlemin her tarafında dağınık halde bulunan o duyguların ve şuursuz zerrelerin kendi kendilerine bir araya gelip insan vücudunu teşkil edebilirler? Ve bunların gayet intizamlı ve disiplinli olarak o vücutta eğitim görmelerinin hiçbir imkân ve ihtimali var mıdır? Hem zerre kadar şuuru bulunan bir insan, hiçbir zaman bunu kabul edebilir mi?
Demek hiç şüphe yok ki, insan vücudundaki manevi his ve duygularla beraber bütün zerreleri varlık âleminin her tarafından toplayıp bir araya getirerek o vücudu teşkil eden ve o zerrelere gayet mükemmel talim ve eğitim yaptıran bir kumandan-ı a’zam vardır. Hem o kumandan-ı a’zam bütün âlemlere hükmü geçen Zülcelaldir ki, âlemin her tarafını görür ve bilir. Nihayetsiz kudret, ilim ve hikmetle her şeyi idare eder. Zira bu özelliklere sahip olmayan âlemde dağınık olan o zerreleri ve unsurları bir araya getirip toplayamaz.
Bir de bakıyoruz ki, o insana istirahat manasını ifade eden ölüm gelip çatıyor. Silahların başında bekleyen nöbetçi asker gibi kabirde acbü’z-zeneb denilen kuyruk sokumundaki çekirdekten başka bütün o zerreler, atomlar istirahat için dağılıyorlar.
Şimdi size desem: ‘İstirahat için dağılan bu zerreleri, önceden dünyanın her tarafından toplayan kumandan, mükâfat ve ceza için İsrafil (as)’in düdüğü ile bir daha onları toplayacak o taburu teşkil edecek’ siz diyebilir misiniz ki: ‘O kumandan bunu yapmaz veya yapamaz.’ Elbette böyle bir iddiada bulunan bir insanın ne kadar yanlış düşündüğünü aklı başında bulunan herkes anlar.
Netice itibariyle, âlemin varlığı; hem Cenab-ı Hakk’ın varlığını, hem ahiretin varlığını hem öldükten sonra dirilmenin gerçekleşeceğini hem de ceza ve mükâfatın verileceğini gösterip ispat eder.
“Elhasıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle ‘Yaşasın Cehennem!’ der. Cennet dahi ucuz değildir, mühim fiyat ister.”[4]
Bu manada yaptığımız sohbet neticesinde Allah’a hamdolsun, ahiret hayatının varlığını kabul ettiler. Ardından böyle bir ikna metodu ile diğer iman esaslarını Allah’ın lütfu ile anlatmaya çalıştık. Ve onlar ile samimi arkadaş olduk. Cenab-ı Hak bütün kardeşlerimizle birlikte tahkiki iman ile Cennetü’l-Firdevs’ini ve cemalini bizlere nasib eylesin. Âmin…
[1] Yasin, 78, 79
[2] Bediüzzaman, Zülfikar, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2013, s. 7
[3] Bediüzzaman, Zülfikar, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2013, s. 52
[4] Bediüzzaman, Mektubat 2, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2013, s. 281


