قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ
Peygamberleri dediler ki: ‘Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe olur mu? (O,) günahlarınızın bir kısmını sizin için bağışlamak ve sizi(n ecelinizi) belirli bir vakte kadar ertelemek için sizi (îmâna) da’vet ediyor (tâ o vakte kadar size mühlet veriyor).’[1]
Bu ayeti kerime Cenab-ı Hak hakkında şüphe olur mu demekle O’nun varlığı ve birliği hususunda kesinlikle şüphe edilemeyeceğini ifade ediyor. Bu hakikati Rabbimizin inayetine istinaden bir nebze izah etmeye çalışacağız.
Evet, nasıl ki bir eser müessirini yani o eseri ortaya koyan ustasını gösterir. Öyle de o eserin üzerindeki mükemmellik ve güzellik ve kullanılan malzemeler de ustasının ne kadar mükemmel olduğunu ve o malzemelere de sahip olduğunu gayet açık bir tarzda aklı olanlara gösterir. Ve bu mükemmellik ve güzellik de o eseri netice veren fiil denilen işin mükemmelliğini, fiil ve işin mükemmelliği ise fail denilen ismin yani ustasının ne derece mükemmel olduğunu, ismin mükemmelliği ise sıfatın yani failde bulunan yapmak özelliğinin ne kadar mükemmel olduğunu gayet açık olarak gösterir.
Şüphesiz sıfatın mükemmelliği de istidadın yani o işi yapan zatta mükemmel bir yetenek ve kabiliyetin bulunduğunu, istidadın mükemmelliği ise o istidada sahip zatın ne derece mükemmel bir zat olduğunu gayet kat’i bir surette gösterip ispat eder.
Öyle de bu kâinat ve içindeki her bir varlık, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin mucizesi ile yarattığı gayet mükemmel ve güzel ve çok ihsanlara mazhar birer eseridir.
Mesela: Bir insana baktığımızda Cenab-ı Hakk’ın kudretinin bir mucizesi olarak her yönüyle gayet mükemmel bir eser olduğunu görüyoruz. Şüphesiz bu eser, kendi varlığı ve mükemmelliği ve güzelliği ve kendisine ihsan edilen aza ve cihazlarıyla o eseri yapan ve ortaya koyan gayet mükemmel, güzel ve her türlü iyilikte bulunan bir fiilin var olduğunu açıkça gösterip ispat eder.
O mükemmel olan fiil ve iş ise son derece mükemmel, güzel ve ihsanperver olan fail denilen ismin yani yapan ustanın varlığına delil olur. O sonsuz derecede mükemmel olan fail de o ustanın mükemmel, güzel ve bolca ikramda bulunan sıfatlarını yani o işi yapabilecek nitelik ve özelliklerini gayet açık bir şekilde gösterip ortaya koyar.
O mükemmel sıfatlar ise o sıfatlara sahip olan zatın şuûnatının yani her şeyi yapabilme yeteneğinin ne kadar mükemmel, güzel ve nihayet derecede cömertliğe sahip olduklarını apaçık gösterip ispat eder. O mukaddes olan şuûnat ise onlara sahip olan zat-ı Zülcelal’in sonsuz derece mükemmellik, güzellik ve ihsan sahibi olduğunu ilan edip gösterir.
Evet, insan; rızk, hayat, görmek ve işitmek gibi malzemelerden yaratılmıştır. Yani Cenab-ı Hak, kudretinin ortaya koyduğu fiiller ile bu aza ve cihazları bir araya getirerek bu koca kâinatın bir numunesi ve fihristi hükmündeki en mükemmel bir eser olan insanı yaratmıştır. O fiiller ise Hâlık-ı Rezzak, Muhyî, Basîr, Semî’ isimlerinden gelir.
Bu isimler de Halk, Hayat, Basar ve Sem’ sıfatlarının neticeleridir. O sıfatların kaynakları da şuûnat-ı İlahiye denilen her şeyi yapma, bilme gibi yeteneklerin neticesidir. Şuûnat da zat-ı İlahiden kaynaklanır.
Demek, eserin mükemmel olması; bütün fiillerin, isimlerin, sıfatların, şuûnatın mükemmellikleriyle birlikte onların menbaı olan zat-ı Zülcelal’in de sonsuz mükemmellik, güzellik ve ihsan sahibi olduğunu kör olanlara dahi gösterip ispat eder. Bu insan misaline diğer hayat sahibi varlıklar da kıyas edilebilir.
Evet, Cenab-ı Hak kendisine ait isim ve sıfatlar gibi bütün bu saydığımız özelliklerle koca kâinatı yarattığı gibi kâinatın bir meyvesi ve fihristi olan insanı da hatta kâinatın en küçük bir parçası olan atomu da yine zatına ait aynı özelliklerle yaratıp ortaya koymuştur. Zira bir atomdaki sistem, Güneş sisteminden geri olmadığı gibi, Güneş sistemi de âlemdeki sistemden farklı değildir. Bütün âlemi yaratamayan bir zat bir atomu da yaratamaz. Nasıl ki, bir çekirdek büyüse ağaç olur, ağaç da küçülse çekirdek olur.
Öyle de insan, kâinatın bir fihristi ve çekirdeğidir. Ve insanın üzerindeki sanat, kâinat üzerindeki sanattan geri değildir. Öylesine ki, insan büyüse âlem olur, âlem dahi küçülse insan olur. Demek bütün âlemi bütün eczasıyla yaratamayan bir zat, küçültülmüş bir âlem olan insanı da icad edemez. Görüldüğü gibi bu âlem bölünmeyi parçalanmayı kabul etmiyor.
Öyle ise âlemin birliği ve bütünlüğü, âlemin büyüklüğü ve genişliği nispetinde gayet kat’iyetle o âlemi yaratan zatın hem varlığını hem de birliğini ispat eden bir delildir. Âlemin varlığını inkâr edemeyen bir insan, onu yaratan Hâlık-ı Zülcelal’ini de inkâr edemez.
Hem malumdur ki, herkesin kabul edip inandığı; fizikte etki-tepki kuralı vardır. Bu kurala göre bir ev sahipsiz olmadığı gibi bu âlem de sahipsiz ustasız olamaz.
Zira mülk umumen onundur. O’nu bulan her şeyi bulur, O’nu kaybeden her şeyi kaybeder.
[1] İbrâhîm, 10


