وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ
“Şânım hakkı için (biz), Âdemoğullarını şerefli kıldık”[1]
Cenab-ı Hak, insana büyük bir değer vermiştir. İmtihan gereği olarak da o değeri korumak için ona özgür bir irade vermiştir. Eğer insan o iradesiyle insanlığa yakışır, yaratılışına uygun hareket ederek her türlü saadet ve mutluluğun kaynağı olan Allah’ı tanıyıp hidayet yolunda giderse ve o yolu kendine dava edinirse ona verilen o yüce şerefi koruma altına almış olur. Ve davası için de fâni hayatını daimi bir hayat haline getirir. Aksi takdirde küfür ve dalalet yolunda giderse yalnız fâni ve geçici bir hayat için çalışır, çabalar. Ölüm geldiğinde bağlandığı o hayat da başına yıkılır gider.
إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا “Doğrusu o (insan) çok zâlim çok câhildir.”[1] diye ifade edilen bedbaht insanların zümresine dâhil olur. Bu hakikati bir nebze açıklamaya çalışacağız.
Şöyle ki; varlıkların en şereflisi olma özelliğine sahip olan insan gayet aciz, fakir ve zayıftır. Vasıflarının her birisi de cüz’idir, birçok işi bir arada yapamaz. Bir anda ancak bir işi yapabilir. Birden fazla iş yapabilmesi için işlerini belirli bir zamana yayıp sırasıyla yapmak zorundadır.
Mesela, insandaki ilim öğrenmek özelliği cüz’i ve belirli bir sıralamayla olduğundan bir anda birçok şeyi öğrenemez. Buna binâen hayata lazım olan birçok bilgi ve tecrübeyi ilkokuldan tâ üniversiteye kadar, belki hayatının sonuna kadar öğrenebildiklerini ancak sırasıyla öğrenir. İnsanın konuşması da belirli bir sıralama ile gerçekleşmektedir. Birden fazla kelimeyi bir anda söyleyemez. Söylemek istediklerini ancak sırasıyla birer birer söyleyip bir neticeye ulaşır. İnsanın işitmesi de aynı durumdadır. Bir anda birçok konuşanı dinlerse bir şey anlayamaz. Ancak o konuşulanları sırasıyla birer birer dinlerse anlayabilir.
Daha bunlar gibi insanda birçok vasıf ve özellikler vardır. Onlardan biri de himmettir. Himmetin kelime manası: İnsanın irade ve duygularıyla belki tüm varlığıyla bir hedefe ve maksada kilitlenip onu gerçekleştirmek için gösterdiği azim ve çabadır. İnsandaki himmet de cüz’îdir, bir anda birçok işe taalluk edip bağlanamaz. Birçok işi ancak önemine göre sırasıyla yapabilir. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği gibi; insanın kıymeti maddi ve manevi varlığı, himmet denilen çalışma azim ve gayretine göredir.
Evet, bir insan ne kadar azimli, gayretli, fedakâr ve yüce himmetli olursa o kadar âli-cenap yüce bir şahsiyet olur. İnsandaki himmetin kıymeti de niyet ettiği maksat, varmak istediği hedef ve yaptığı vazifesine göredir.
Evet, dava adamının hedefine göre himmeti de yüce olur. Himmetine göre de değer ve kıymeti artar.
Fedakâr, gayretli, azimli ve insanların kurtuluşunu hedef haline getiren himmet sahibi zâtlar, küçük ve değersiz işlerle uğraşmazlar. Yoksa cam parçalarını elmas fiyatıyla almak gibi bir muvâzenesizlik ve dengesizlik oluşur.
Fakat sonsuz hikmet ve kudret sahibi olan Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatları insanlardaki özellikler gibi değildir. Nasıl ki: güneş Cenab-ı Hakk’ın Nur isminin tecellisine mazhar olup O’nun bir aynası hükmüne geçtiğinden; doğduğunda, karşısında bulunan bütün varlıkları bir anda görür, ısı ve ışık ihtiyaçlarını yerine getirir. Güneş için o varlıkların az ve çok olması veya küçük ve büyük olması fark etmez. Aynen öyle de Nur isminin sahibi olan Cenab-ı Hak; sonsuz güç ve hikmetiyle bir anda her şeyi görür, bütün sesleri işitir ve hepsinin de ihtiyaçlarını yerine getirir. O’nun için bir ile bin, az ile çok fark etmez. O bütün âlemi “ol” emriyle yarattığı gibi “öl” emriyle de kıyameti koparıp her şeyi yok edebilir bir güce ve kudrete sahiptir.
Bediüzzaman Hazretleri, dava adamı olmanın önemini şu manada ifade ediyor: Kimin himmeti, milleti ise ve hedefi milletinin kurtuluş ve saadeti olursa o kendi başına küçük bir millettir.
Bunun en güzel örneği başta Peygamberimiz (asm) ve derecelerine göre de İslam büyükleridir.
Şöyle ki;
Müşrikler, Ebû Talib’e başvurarak:
“Vallahi, artık, bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla ithâm etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz. Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız.” derler.
Ebû Talib, derin derin düşündükten sonra, Peygamberimiz (asm)’i yanına çağırdı ve yalvarırcasına:
“Kardeşimin oğlu, kavminin ileri gelenleri bana başvurarak senin onlara dediklerini bana arz ettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme. Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç.” dedi.
Bu teklif karşısında her meselede örnek ve önder olan Peygamberimiz (asm), davasına sahip çıkana Cenâb-ı Hakk’ın sahip çıkacağını bilmenin gönül rahatlığı içinde amcasına:
“Şunu bil ki, ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu davadan ve bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hâkim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm.” der.
Peygamberimiz (asm)’in davası uğrunda her şeyini feda edeceğini anlayan Ebû Talib:
“Yeğenim benim, diyerek boynuna sarılır ve:
“İşine devam et, istediğini yap. Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim.”[2] der ve himayesini devam ettirir.
Peygamberimiz (asm)’i her hususta rehber edinen Bediüzzaman Hazretleri de diğer İslam büyükleri gibi davası uğrunda her şeyini feda ettiğini:
“Hem eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse, hakikat-i Kur’an’niyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-i mutlaka eğmem. Ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem.”[3] cümleleriyle ifade etmektedir. Ve bu davasına sahip çıkmasının neticesinde yirmi iki defa içirilen zehir ve iki defa hakkında verilen idam kararı ve bunlar gibi ölümüne yüzde yüz vesile olabilecek hadiseler başına geldiği halde Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle kurtulmuştur.
Hatta iki minare yüksekliğindeki Van Kalesi’nden düşerken “Eyvah, anam, babam!” demeyip “Ah davam!” demiştir yani “Ey Rabbim benim hayatımı sonlandırırsan davam ne olacak!” deyip o davayı şefaatçi yaparak Allah’a yalvarmış ve maddi sebeplerle izah edilemeyecek şekilde, altta bulunan ikinci mağaraya üç metre kavisle atılarak Cenab-ı Hakk’ın yardımıyla kurtulmuştur. Zira o biliyordu ki, Hakk’ın davasına sahip çıkana, hak olan Allah da sahip çıkar.[4]
Fakat kimin de himmeti nefsi olursa sadece şahsî çıkarını, nefsanî arzu ve isteklerini düşünürse o kişi sîret ve ahlak cihetiyle suçsuz ve masum olan hayvanlardan kabul edilmediği gibi belki her türlü zulmü işleyen cani bir hayvan olur. Zira yaratılış itibariyle insanlar medenidir, bir insan başka insanların yardımı ile ihtiyaçlarını görüp hayatını devam ettirdiği gibi kendisinin de başkalarına yardım etmesi zaruridir. Bu hususta mazereti olup başkasına yardım edemeyenler hariçtir.
Cenab-ı Hak dava adamı olmanın ne kadar yüce bir hedef ve hizmet olduğunu ayetlerle şöyle ifade eder:
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“O hâlde içinizden, hayra da’vet eden ve iyiliği emredip kötülükten men’ eden bir topluluk (dava ehli insanlar) bulunsun! Ve işte kurtuluşa erenler, ancak onlardır.”[5]
كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
“(Ey ashâb-ı Muhammed! Siz, dava ehli olarak) insanlar(ın iyiliği) için (ortaya) çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten men’ eder ve Allah’a îmân edersiniz!..”[6]
Peygamberimiz (asm) de bu bahtiyar topluluk hakkında şöyle buyurmuştur:
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: اَلْمُؤْمِنُ يَأْلَفُ وَيُؤْلَفُ، وَلَا خَيْرَ فِيمَنْ لَا يَأْلَفُ، وَلَا يُؤْلَفُ، وَخَيْرُ النَّاسِ أَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ
“Gerçek mü’min (insanlarla) ülfet eden ve edilendir. Ülfet etmeyen ve edilmeyende hayır yoktur. Ve insanların en hayırlısı da insanlara daha çok faydalı olanıdır.”[7] …Ve yine başka bir hadis-i şeriflerinde de: سَيِّدُ القَوْمِ خَادِمُهُمْ“Kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.”[8] buyurmuştur.
Dava adamları ölmezler, davaları devam ettiği müddetçe sevapları kazanmak cihetiyle yaşarlar. Ancak günahları işlemek noktasında ölmüş olurlar. Cenab-ı Hak bize ve bütün kardeşlerimize hakkı dava edinen, dava ehli olanlardan eylesin. Âmin.
[1] İsrâ, 70
[3] İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474; Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile- 2/63; Taberî, 2/218-220
[4] Bediüzzaman, Şualar2, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2010, s.424
[5] Bediüzzaman, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2009, s. 156
[6] Âli İmrân, 104
[7] Âli İmrân, 110
[8] Taberanî, El-Mu’cemu’l-Evsat, Daru’l-Harameyn, Beyrut, 1995, c. 6, s. 139, Hadis No: 6026
[9] El-Hindî, Kenzü’l-Ummal, Müessesetü’r-Risale, Beşinci Baskı, Beyrut, 1985, c. 9, s. 40, Hadis No: 24834


