وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاً
“Ve âyetlerimi (karşılığında ne alsanız) az (düşecek) bir fiyata satmayın.”[1]
Bu âyet dünya ve âhiret saadetinin ve bütün zaferlerin ve başarıların temel esaslarını ihtiva etmektedir. Hatta Kur’an’ın bir çekirdeği ve İslamiyet’in bir fihristi hükmündedir.
Evet, Cenab-ı Hakk’ın ayetlerini satmamak, O’nun rızasını ve ahiret sevabını kazanmak için emir ve yasaklarını yerine getirmek demektir. Nefsimize uyarak emir ve yasaklarını yerine getirmemek ise O’nun rızasını ve ahiret sevabını, nefsin hoşuna giden muvakkat, ehemmiyetsiz dünyevî menfaatler karşılığında satmak demektir. Hâlbuki dünya fani ve geçici olduğundan, nefsin hoşuna giden dünya saltanatı gibi en büyük menfaat bile, daimi ve sonsuz olan âhirete ait en küçük bir sevap kadar kıymet ifade edemez. Zira sonsuz olmayan bir sayı, ne kadar büyük olursa olsun, sonsuza bölündüğünde neticesi sıfır olur.
Bu ayet-i kerime bizlere ibadet ve hakka hizmet noktasında ihlâsı emretmektedir. Çünki ahiret noktasında yaptığımız her işte ihlâs ve rıza-yı İlahiyeyi gözetmemiz icab eder. Mesela, iman etmek ve imanın gerektirdiği, ister itikadî ister amelî olsun gereken bilgileri öğrenmek ve yapmamız lazım gelen ibadetleri yerine getirmek, Allah’ın emirleri olan âyetleridir. Bunları, az bir fiyat sayılan, nefsimizin cüz’i lezzetleri karşılığında satmamak gerekir. Daha doğrusu şeriatın adâb ve nafilelerinden tut tâ vacib ve farzlarına kadar derecesine göre onun her meseleni yaşamak Cenab-ı Hakk’ın ayetlerini satmamaktır. Şüphesiz farz, vacib, nafile ve İslamî adablardan nefsimize uyarak hangisini ihmal etsek, o nisbette Allah’ın âyetlerini az bir fiyat bedelinde sattığımızdan dolayı ihlâsımız kırılır.
Mesela, bir dostumuzla belli bir saatte bir araya geleceğiz. Eğer o buluşmaktan Allah razı ise onu gerçekleştirmekle Cenab-ı Hakk’ın ayeti denilen o meseledeki rızasını, nefsin rızası karşılığında satmamış oluruz. Eğer nefsin rızasına uyarak o buluşmayı terk edersek o ayeti az bir fiyata satmış oluruz.
Hem ibadetin içinde en mühim bir hakikat olan namaz, Cenab-ı Hakk’ın emrettiği bir ayetidir. Nefsimize uyup da namazı kılmamak o emri az bir fiyat denilen nefsimizin isteği mukabilinde satmak demektir.
Hem bir insana Kur’an’ı veya ilmî bir meseleyi öğretmek Cenab-ı Hakk’ın rızasına uygun bir iştir. Nefis ve şeytan bunu istemez. Eğer o işi herhangi bir bahane ile bırakıp nefsimize uysak Allah’ın ayeti denilen o emri az bir fiyat ile satmış oluruz. Söyleyeceğimiz her söz, sergileyeceğimiz her hareket, yapabileceğimiz her bir iş bunlara kıyas edilsin ve ona göre değerlendirilsin.
İşte ihlas budur. Ve hiç şüphe yoktur ki bu ölçülere göre hareket eden kişi nefis ve malını Cennet, Saadet-i Ebediye ve Cemalullahı görmek mukabilinde Cenab-ı Hakk’a satmış olur.
Hem namaz ve oruç gibi farz olan ibadetlerin yapılması için Cenab-ı Hakk’ın koyduğu namazdaki ta’dil-i erkan gibi gereken şartlar vardır. O ölçülere dikkat ederek bu ibadetleri yapmak ihlâslı olmayı ifade eder. Bu ölçüler Allah’ın âyetleri kabul edilir. Nefis ve şeytana uyarak o ölçüleri terk etmek, Allah’a karşı gelmek olduğundan O’nun âyetlerini nefsin arzuları denilen az bir fiyata satmaktır. Ve bir ihlâssızlıktır. Derecesine göre de Cenab-ı Hak’ın rızasının kaybolmasına sebeptir.
Aynı zamanda nafileler de Allah’ın âyetleridir, onlara uymak da ihlâslı olmaktır. Onları yerine getirmemek ceza ve azabı gerektirmiyorsa bile bunların kazandırdığı sevaptan mahrum kalmaktır. Fakat ezan, kamet gibi ibadete tabi olan sünnet ve nafileleri bozarak yerlerine başka şeyleri ikame etmek ise bidat olduğundan azaba sebebiyet veren bir ihlâssızlıktır. Allah’ın âyetlerini az bir fiyat mukabilinde satmaktır.
Hatta Peygamberimiz (asm)’in güzel adetleri denilen yemek, içmek, uyumak gibi adabların dahi yerine getirilmesi bir ihlastır. Ve derecesine göre de sevap kazanmaya vesiledir, onların terk edilmesi azabı gerektiren bir bid’at sayılmasa da o güzel adetlerin sevabından mahrum kalmak gibi bir zarar vardır. Şeriatın bütün meseleleri buna göre kıyas edilsin.
Nasıl ki, yukarıda bahsedildiği üzere bütün hayırlı işler için Cenab-ı Hakk’ın koyduğu şartlar vardır. Ve o şartlara riayet etmek, ihlâslı olmaktır ve rıza-yı İlahiye göre hareket etmektir. Ve Allah’ın yardımına bir vesiledir.
Aynen öylede maddi işlerde dahi şeriat-ı fıtriyenin, kavanin-i adetullah denilen Cenab-ı Hakk’ın koyduğu ölçüleri ve şartları vardır. Bunlar da Allah’ın âyetleri sayılırlar. Bu ölçülere göre hareket etmek o maddi işlerde muvaffak olmaya vesile olur.
Mesela, ticarette başarılı olmak için gereken ölçüler ve şartlar vardır. Onları bilmeyen ve o ölçülere uymayan ticarette başarılı olamaz. O şartlara uymak ise ihlâslı olmak ve Allah’ın âyetlerine göre çalışmak demektir.
Hem bugünkü teknolojide insanların gösterdikleri başarı ve kazandıkları kemalat Cenab-ı Hakk’ın koyduğu kurallara ihlasla sarılıp o şartları yerine getirmekle ihsan edilmiştir.
Bu hakikati ifade eden şu cümle gayet manidardır, “Tevfik isterseniz, kavanin-i adetullaha Tevfik-i hareket ediniz; yoksa tevfiksizlikle cevab-ı red alacaksınız.”[2]
Yani herhangi bir işi yapan veya sevk ve idare eden bir kimse, Cenab-ı Hakk’ın koyduğu kanunlara uyarsa muvaffak olur. Yoksa muvaffakiyetsizlikle red cevabını alacaktır.
Bütün maddi terakkiler ve buluşlar, o işler için gereken şartlara riayet etmek denilen, o husustaki ihlâsı muhafaza etmenin neticesidir. Nefsimize uyarak tembellik edip bir iş için gereken şartlara riayet etmemek ihlâssızlık olarak Allah’ın âyetlerine uymamaktır. Ve başarısızlığa sebeptir.
İhlâs, samimi olmaktır. Yani bir işin gerektirdiği ölçülere uymayı nefsin arzu ve isteklerine uymaya tercih etmektir. Bu sebeple Cenab-ı Hak, maddi işlerdeki muvaffakiyeti bu şartların yerine gelmesine bağlamıştır. Öyleyse bir kişi Allah’ı ister tanısın ister tanımasın o iş için gereken şartları yerine getirdiği takdirde, o işin gerektirdiği samimiyet ve ihlâsı muhafaza ettiğinden, muvaffak olur.
İhlâslı olmanın ne kadar ehemmiyetli ve ihlâsı kırmanın da ne kadar zararlı olduğunu Bediüzzaman Hazretleri şu şekilde ifade etmiştir:
“Bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat (sıkıştırmalar) karşısında ve savletli (saldırgan) bid’alar ve dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuştur. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez.”
(Yani ihlasımız ne kadar zedelenip kaybolursa o nispette de şimdiye kadar kazandığımız sevap zayi’ olmuş olur.)
Hem şiddetli mesul oluruz. وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۘ âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye (ilahi yasaklara) mazhar olup, Saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne (kendimizi beğendirmeye çalışarak), sakil (ağır), riyâkârâne (riyakârlık yaparak) bazı hissiyat-ı süfliyenin (alçak hislerin) ve menâfi-i cüz’iyenin (küçük menfaatlerin) hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.”[3]
Hem yapılan bir iş, ister maddi ister manevi olsun ehemmiyet ve kıymetine göre o işe mani olacak bir kısım engellerin mutlaka çıkacağını Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder.
“Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin (hayırlı bir işin) çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle (hizmet edenleriyle) çok uğraşırlar. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.”[4]
Evet, yılanlar ve akrepler birkaç senelik dünyevî hayatımızı yok ettiklerinden onlardan kaçıyoruz. Hâlbuki ihlâsı kıran sebepler hem dünyevî hem de ebedî hayatımızı yok etmeye çalışan yılanlar ve akreplerden daha tehlikelidir. Bunlardan daha çok kaçınmak gerekir.
“Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm, اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۜ (Muhakkak ki nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir; ancak Rabbimin merhamet ettiği (koruduğu kimse) müstesnâ.)[5] demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.
(Yani, ister meşru dairedeki dünya ve ahiret saadetimize vesile olabilecek bir iş olsun isterse yapacağımız iş imanî bir hizmet olsun nefis bunları yapmamızı istemez. Nefse itimad edilerek bu gibi hayvati vazifeler ihmal edilemez.)
İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
Birinci Düsturunuz: Amelinizde (yaptığınız her işte) rıza-yı İlâhî olmalı.
Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.”
“Çünkü her şeyin dizgini onun elindedir. Her şeyin anahtarı O’nun yanındadır. Her şey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan her matlubunu buldun hadsiz minnetlerden korkulardan kurtuldun. Evet, O’nu bulan neyi kaybeder; O’nu kaybeden neyi kazanır. Her şeyin sahibi Allah olduğundan O’nu bulan her şeyi bulur; O’nu kaybeden her şeyi kaybeder.”[6]
Cenab-ı Hak bütün hayırlı işlerimizde bizleri muvaffak eyleyip ihlâs-ı etemme mazhar eylesin. Âmin.
[1] Bakara, 41
[2] Bediüzzaman, Mektubat 2, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2007, s. 167
[3] Bediüzzaman, Lem’alar, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2007, s. 171
[4] Bediüzzaman, Lem’alar, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2007, s. 167
[5] Yusuf, 53
[6] Bediüzzaman, Lem’alar, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2007, s. 167


