Bu yazımızda; Cenabı Hakk’ın terbiye edicilik ve merhametinin ince bir mana ve hikmetini göstermeye çalışacağız. Her şey ya hakikat noktasında özü itibariyle güzeldir, adalet-i İlahi gibi veya varlığı ve zatı itibarıyla güzeldir; iman, nur ve rahmet gibi veyahut netice ve sonuç itibariyle güzeldir. Musibetlerin ve belaların günahlara kefaret olması ve büyük sevapları insanlara kazandırması gibi. Bu güzellik, Cenab-ı Hakk’ın her şeyi güzel terbiye etmesine ve rahmetinin her şeyi kuşatmasına ve umumi icraatlarına bakar ve onlardan gelir. Zira güzel bir iş, o işi yapan zatın güzelliğinin bir aynasıdır. Aynı zamanda bu umumi icraat içinde, hususi tecellileri de vardır. Bu hakikatin anlaşılmasını kolaylaştıracak bir misal zikredeceğiz şöyle ki:
Nasıl ki; bir padişahın halkına karşı iki çeşit muamelesi ve iltifatı vardır.
Birincisi: Umumidir ki; kanunlar dâhilinde, memurları vasıtasıyla, genel olarak milletinin bütününü lütuf ve merhametiyle, idare eder ve o umumi merhamet içinde, her ferdine de hususi münasebetleri vardır. Ve onlara has muameleler yapar, özel iltifatlarda bulunur fakat bu işin gerçeğini anlamayan bir kısım insanlar, padişahın bu lütuf ve merhametini, bazen yanlışlıkla onun memurlarına ve kanunlarına nispet ederler.
İkincisi: Padişah, kanunların dışına çıkarak raiyetinin (halkının) bazılarına hususi lütuf ve ihsanda bulunur. Mesela, müebbet hapis cezası alan birisini, bütün halkın göreceği ve bileceği bir ortamda affederek ceza evinden çıkarmış olsa kanun dışında yapılan bu iyilik ve muamelenin, bizzat padişahtan geldiği ve memurların yaptığı bir iş olmadığı herkes tarafından kabul görür.
İşte bu misal gibi, varlığı zaruri olan ve sonsuz hikmet ve rahmetiyle, bütün varlıkları yaratıp idare eden Cenab-ı Hakk’ın, iki çeşit ihsanı vardır.
Birincisi: Umumi terbiye ediciliğiyle ve her şeyi kuşatıcı rahmetiyle, bütün varlıkları sevk ve idare eder. Bununla beraber sonsuz kudret, irade ve ilmiyle de o umumi ihsan içinde, her birinin en cüz’i, en küçük işlerine kadar müdahale ederek onları terbiye eder. O işler nispetinde de Cenab-ı Hakk’ın onlarla özel bir münasebeti olur.
Evet, bütün varlıklar her durumunda ona muhtaçtır. Onun sonsuz kudretiyle, ilim ve hikmetiyle o varlıkların işleri görülür, tanzim edilir. Öyleyse şuursuz doğa denilen tabiatın ne haddi var ki; o terbiye edicilikle yapılan işlerin dairesi içinde saklansın ve tesir sahibi olup müdahale etsin. Hem de rast gelmek manasında olan kör tesadüfün ne haddi var ki; hikmet-i İlahiyenin hassas terazisiyle yapılan Cenab-ı Hakk’ın icraat dairesindeki o işlerine karışsın.
Risale-i Nur’un birçok yerinde, kat’i delillerle tesadüf ve tabiatın hiçbir tesiri bulunmadığı ispat edilmiştir. Ve bu Risaleler, Kur’an’ın kılıcıyla, onların idam edildiğini, hiçbir şeye hiçbir müdahalelerinin olmadığını göstermiştir. Fakat gafil olan insanlar, Cenab-ı Hakk’ın umum varlıkları idare ve terbiye ederken zahiri sebeplerin arkasındaki işlerin hikmetlerini görüp bilemediklerinden bu işlere tesadüf namını vermişler.
Ve yine bir kısım gafiller, Allah’ın adet kanunları denilen tabiatın perdesi altında gizlenmiş bazı icraatların kanunlarını ve hikmetlerini göremediklerinden de tabiatın tesir sahibi olduğunu düşünüp ona müracaat etmişlerdir.
İkincisi: Cenab-ı Hakk’ın, hususi bir tarzda, bazı kulları için sebepleri perde yapmadan kanunların dışına çıkarak yaptığı ihsanlardır. Bu harikulade işlere örnek ise mucizeler ve kerametlerdir. Bunlar apaçık göründüklerinden, herkes ister istemez bunları kabul etmek zorundadır.
Mesela: Yunus (as) denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş, deniz fırtınalı, gece karanlık ve sıkıntılı; her taraftan sükût etmiş adet kanunlarından ve sebeplerden ümidi kesilmiş bir vaziyete düşmüş. Bu durumda bütün varlıklar ona dost olup hizmet etmek için yardımına koşsaydılar yine beş para faydaları olmazdı. İşte böyle her şeyin bittiği yerde, bitmeyen birisi vardır. Ve her şeyden ümidin kesildiği yerde, kendisinden ümit kesilmeyen biri vardır ki; O da Rabb-i Rahimimizdir. O anda Hz. Yunus (as), sebepleri de yaratan o Rabb-i Rahiminden başka sığınacak biri bulunmadığını bizzat idrak ettiğinden,
لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ
“Şüphesiz ki; ben her ne kadar zulüm edenlerden de olsam; sen her türlü ortaktan noksanlıklardan ve zulümden berisin, uzaksın. Senden başka bana merhamet edip yardım edecek ilah yoktur.”[1] diyerek yalvarmıştır.
Bu duası; birden bire geceyi, balığı, ona hizmetkâr yapmış, her taraftan onu tehdit edip sıkıştıran o dehşetli varlıklar, her cihette ona dostluk yüzünü göstermiş ta sahil-i selamete çıkmış, bir kabağın gölgesi altında Cenab-ı Hakk’ın hususi olarak kendisine ihsan ettiği lütfunu bizzat görmüştür.
Hem mesela, sabır kahramanı olan Hz. Eyüb (as)’ün meşhur kıssasının hulâsası şudur ki; pek çok yaralar ve bereler içinde kaldığı halde, o hastalığın büyük mükâfatını düşünerek gayet mükemmel bir sabırla, onun sıkıntılarına tahammül edip beklemiştir. Sonra, yaralarında oluşan kurtlar, kalbine ve diline iliştikleri zaman, zikir ve marifet-i İlahiyenin yerleri olan kalp ve dil ile yaptığı ibadetlerine zarar gelir düşüncesiyle, kendi istirahati için değil de, belki; Allah’a yaptığı kulluk için demiş: رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
“Ya Rab, zarar bana dokundu, bu hastalık dil ile yaptığım zikrime ve kalp ile yaptığım ibadetime engel oluyor.” diye münacat edip yalvarmış.
Cenab-ı Hak da, o halis, safi ve garazsız; yalnız Allah için olan bu duasını gayet harika bir surette kabul ederek mükemmel bir sıhhat ve afiyeti ihsan edip merhametinin her çeşidiyle ona lütufta bulunmuştur.
İşte, doktorların çare bulamadığı ve ilaçların şifa olamadığı bütün mahlûkat ve sebeplerin aciz kaldığı yerde dahi her şey bitti, diye rahmet-i İlahiyeden ümit kesilmez. Çünkü her şeyin bittiği yerde ‘O’ vardır. O’ndan yardım isteyenin mahrum kalmayacağını bilen Eyyüb (as), O’na müracaat etmek ile o devasız dertten kurtulmuştur.
Hem mesela: Gavres isminde cesur bir kabile reisi, kimse görmeden tam Resul-ü Ekrem (asm)’in başı üzerine gelerek, yalın kılıç elinde olduğu halde, Rasul-ü Ekrem (asm)’e dedi: “Kim seni benden kurtaracak?” Allah resulü ise: “Allah!” dedi. Sonra böyle dua etti:
اَللّٰهُمَّ اكْفِن۪هِ بَمَاشِئْتَ “Allah’ım benim bedelimde dilediğinle, bu adamın hakkından gel!” Birden o Gavres, iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yer; o kılıç elinden düşer, yere yuvarlanır. Rasul-ü Ekrem (asm) kılıcı eline alır, “Şimdi seni kim kurtaracak?” der, sonra affeder.[2]
Çünkü “Rasûl-ü Ekrem (asm), o anda, Allah’tan başka hiçbir varlığın kendisine yardım edemeyeceğini bildiğinden, yalnız Rabb-i Rahiminden ümit var olarak onun nihayetsiz kudret ve rahmetine sığınmış, harikulade bir surette kurtulmuştur.
Demek, hiçbir ortamda ve hiçbir dehşetli hadise karşısında; Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez. Hatta 10 km yükseklikte bulunan uçaktan atılan bir insan dahi rahmet-i İlahiden ümit kesmemelidir. Zira Allah’ın rahmetini celbedecek bir yalvarış ve yakarışla her an onun kurtulması mümkün olabilir. Evet, insanların ve sebeplerin, karşısında aciz kaldıkları; ancak kudret ve rahmet-i İlahiye ile gerçekleşen, peygamberlerin gösterdikleri bütün mucizeler ve onlara benzeyen harikulade işler, bu örneklere kıyas edilsin.
Bu harikulade işlerin hikmetlerinden biri de; insanlara, hiçbir zaman azab-ı İlahiden emin olunmayacağını ders verir.
“Görmedin mi Rabbin, Âd (kavmin)i nasıl (helak ile azâb ) etti?
O (sütunlar üzerine kurulmuş binâlarla dolu) direkli İrem (şehrin)e!
Ki şehirler içinde onun benzeri yaratılmamıştı.
Vâdide (ev yapmak için) kayaları oyan Semûd’a da (nasıl azâb etti)?
Ve kazıklar(la insanlara azap verenin) sâhibi Fira‘vun’a?
Onlar ki memleketler(in)de azgınlık etmişlerdi.
Böylece oralarda fesâdı çoğaltmışlardı.
Bundan dolayı Rabbin, onların üzerine (her çeşit azabı içeren) bir azab kamçısı yağdırdı!
Şüphesiz ki Rabbin, elbette (her an) (her şeyi) gözetlemededir.”[3]
Bunlara benzer daha birçok ayette, gafillerin ve zalimlerin ekonomi ve silah gücüne sahip olup Firavun gibi: “Ben sizin en yüce Rabbinizim, dünya avucumun içindedir hiç kimse bana bir şey yapamaz.” dediği anda, yerlerin ve göklerin orduları, emri altında bulunan ve her zaman mazlumların intikamını alan Cenab-ı Hak, o gibi zalimlerin karşısına çıkar. Ya göklerden inen azap ve helak edici sesle veyahut yerde yürüyen karınca ve uçan sinekle veya daha başka çeşit çeşit afat ve musibetlerle onları helak etmiştir.
Bunun bir örneği de Titanik gemisidir, bu gemi o kadar mükemmel yapılmıştır ki; biletleri ‘Tanrının bile batıramayacağı gemi’ sloganıyla satılıyordu. Daha çıktığı ilk seferinde bu gemi şeytana atılan recm taşı hükmündeki, Allah’ın attığı bir buz dağı ile batırılmıştır.
Hulâsa, hiçbir zaman rahmet-i İlahiyeden ümit kesilmeyeceği gibi hiçbir zaman da azab-ı İlahiden de emin olunmaz. İnsan ancak böylece ümit ve korku arasında istikametli bir hayat yaşamak ile dünya ve ahiret saadetine nail olur.[4]
[1] Enbiya, 87
[2] Bediüzzaman, Zülfikar, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2011, s. 288
[3] Fecr; 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14.
[4] Bediüzzaman, Mektubart 1, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2011, s. 257


