لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ
Gerçekten (biz) insanı, en güzel bir biçimde yarattık![1]
Evet, Cenab-ı Hak, eşref-i mahlûkat olarak kudretiyle insanı en büyük bir mucize olarak yaratmıştır. Adeta insanı âleme küçültülmüş bir örnek yapmıştır. İnsan büyüse âlem, âlem küçülse insan olur. Bu noktadan bakıldığında insanın maddî ve manevî varlığı, dört cihetle camiiyyet yani toplayıcılık özelliğine sahiptir.
Birincisi, insanda bütün Esma-ı İlahiyeye her cihetle ayinedarlık özelliğinin bulunmasıdır. İkincisi, varlık itibariyle bütün âlemi içinde toplamasıdır.
Üçüncüsü, ibadet yönüyle bütün mahlûkatın ibadeti, insanın yaptığı ibadetin içinde bulunmasıdır.
Dördüncüsü de istidad yani yetenek cihetiyle bütün varlıkların her türlü istidadının insanda bulunmasıdır.
İnsan öyle bir nüsha-i câmiadır (toplayıcı bir kitap nüshası gibidir) ki, Cenâb-ı Hak bütün esmâsını, insanın nefsi ile insana ihsâs ediyor (hissettiriyor). Tafsîlâtını başka Sözler’e havâle edip yalnız “Üç nokta”yı göstereceğiz.
“Birinci Nokta: İnsan üç cihetle esmâ-yı İlâhiyeye bir aynadır.
Birinci Vecih: (Esmanın zıtlarıyla onları göstermektir. Yani insanın kendisinde bulunan acizlik ve fakirlik gibi eksik yönlerinin giderilmesiyle onları gideren Kadîr ve Rahîm gibi sonsuz derece-i kemalde bulunan esmayı gösterir.) Gecede zulmet, nasıl nûru gösterir. Öyle de insan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks (noksanlık) ve kusuruyla bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ. Pek çok evsâf-ı İlâhiyeye (Cenab-ı Hakk’ın vasıflarına ve isimlerine) bu sûretle aynadârlık ediyor. Hatta hadsiz aczinde, nihâyetsiz zaafında hadsiz a‘dâsına (düşmanlarına) karşı bir nokta-i istinat aramakla, vicdan dâimâ Vâcibü’l-Vücûd’a (yani o acizliğini giderecek olan varlığı farz ve kudreti nihayetsiz olan Cenab-ı Hakk’a) bakar. Hem nihâyetsiz fakrında, nihâyetsiz hâcâtı içinde, nihâyetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdâd (kendisinden yardım isteyeceği noktayı) aramaya mecbûr olduğundan, vicdan dâimâ o noktadan bir Ganiyy-i Rahîm’in dergâhına dayanır, duâ ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinat ve nokta-i istimdâd cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm’in bârigâh-ı rahmetine (huzuruna girmek için) açılır. Her vakit onun ile bakabilir.
Evet, insana baktığımızda onun sonradan var edilmiş bir varlık olduğunu görmekteyiz. Ve dikkat ettiğimizde o var edilmeden önce yokluk denilen nihayetsiz bir acizlik içinde bulunmaktaydı. Ve var edildikten sonra sonsuz acizliği ile birlikte nefis ve şeytandan tâ hastalık ve ölüme kadar hakkından gelemeyeceği birçok düşman ile karşı karşıya kaldığı halde başta yokluktan var edilmesi ve bütün o düşmanlarının def edilmesiyle acizliğinin giderildiğini görüyoruz. Şüphesiz ki etki-tepki noktasından baktığımızda insanın bu acizliğinin giderilmesi, onu gideren sonsuz bir kudret sahibi zâtın var olduğunu gösterip ispat eder.
Hem insan gayet derecede fakirdir. İçinde yaşadığı dünyadan tâ teneffüs ettiği havaya hatta kabirdeki nurdan, cennete, saadet-i ebediyeye ve Cemalullahı görmeye kadar sayamayacağımız kadar birçok ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçları giderilmesi için sonsuz bir zenginlik lazımdır.
Görüyoruz ki, dünyanın kuruluşundan bugüne kadar nihayet derecede fakirlik içinde bulunan insanoğluyla beraber bütün varlıkların ihtiyaçları gideriliyor. Eğer bu ihtiyaçları giderebilecek sonsuz zenginlik ve rahmet sahibi olan birisi olmasaydı bu ihtiyaçlar giderilmeyecekti.
Çünkü varlıkların hepsi sonradan yaratılmıştır onlar da insan gibi aciz ve fakirdir ve insanların nihayetsiz acizlik ve fakirliğini giderecek durumda değildir.
Öyleyse bütün varlıklardaki bu sonsuz acizlik ve fakirliği gideren ancak ve ancak sonsuz kudret ve rahmet sahibi olan Cenab-ı Hak’tır.
İkinci Vecih aynadârlık ise: İnsana verilen numûneler nev‘inden cüz’î ilim, kudret, basar (görmek), sem‘ (işitmek), mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz’iyât ile (yani insan kendisinde bulunan bu saydığımız cüz’i özellikleriyle) kâinât mâlikinin ilmine ve kudretine, sem‘ ve basarına, hâkimiyet ve rubûbiyetine aynadârlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ, “Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de şu koca kâinât sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder.” ve hâkezâ.
İnsan Cenab-ı Hakk’ın her tarafı kuşatan ve sonsuz olan isimlerinin numunelerine ayinedarlık etmektedir. Mesela, Cenab-ı Hak, Kadîr’dir, sonsuz bir kudrete sahiptir. İnsanda ise onun numunesi olarak cüz’i ve sınırlı olan bir kuvvet vardır. O, Rahîm’dir. Nihayetsiz bir merhamet sahibidir. İnsanda ise onun numunesi olarak cüz’i ve sınırlı olan merhamet vardır.
Evet, böylece bir kısım Esma-yı İlahiyenin numunelerinin insan üzerinde nasıl tecelli ettiğini bu misale göre kıyas edebilirsiniz.
Üçüncü Vecih aynadârlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen Esmâ-yı İlâhiyeye aynadârlık eder. Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıf’ının başında bir nebze îzâh edilen, insanın mâhiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyâde esmâ vardır. Meselâ, yaradılışından Sâni‘, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden (yani en güzel bir kıvamda bütün kâinatı içinde toplayan bir fihrist gibi yaratılmasından) Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Latîf isimlerini ve hâkezâ, bütün a‘zâ ve âlâtı ile cihâzât ve cevârihiyle, letâif ve ma‘neviyâtıyla, havâs ve hissiyâtıyla ayrı ayrı esmânın, ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.
Mesela, Cenab-ı Hak Musavvir’dir, yani suret verir. Musavvir ismi insanlara çeşit çeşit suretler vererek tecelli eder, görünür. Cenab-ı Hak Hâlık’tır, yani yaratıcıdır. Hâlık ismiyle insanı yaratarak o ismini insanın üzerinde tecelli ettirmiş olur. Bu şekilde Cenab-ı Hakk’ın bütün Esma-yı İlahiyesine ayinedarlık yapabilen insandan başka bir mahlûk yoktur. İnsanın başlı başına düşünmesi, konuşması en önemlisi de kendisine verilen cüz’i iradesiyle iyiliği veya fenalığı tercih etmesi ve Cenab-ı Hakk’ın ona verdiği akıl ile yeryüzünde halife olması ve kâinatın adeta onun tasarrufuna verilmesi cihetiyle elbette insanın diğer mahlûkata göre çok daha fazla Esma-ı İlahiyeye mazhar olmasını gerektirir. İnsandaki bu özellikler onun varlığının ve mahiyetinin ne kadar cami bir ayna olduğunu gösterir.
Demek, nasıl esmâda bir İsm-i A‘zam var (bütün Esma-yı Hüsna’yı içinde toplar). Öyle de, o esmânın nukuşunda (nakışlarının arasında) dahi bir nakş-ı a‘zam (yani bütün nakışların gösterdikleri Esma-yı Hüsna’yı gösteren bir nakış) var ki, o da insandır. Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimâli var.”[2]
Eğer, ‘Mahlûkat niçin yaratılmıştır?’ denilse, ‘Elbette binlerce hikmet için yaratılmıştır.’ denilir. Hadis-i kutside:
كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى
“Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, onun için mahlûkatı yarattım.”[3] buyurulduğu gibi şüphesiz o hikmetlerden en önemlisi, bu hadis-i kutsi ışığında Esma-yı İlâhiyeye ayinedarlık yapmaktır. Yani Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tecellisine mazhar olup o esmayı ve dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ı tanımaktır.
Malum olduğu üzere Cenab-ı Hakk’ın birçok esması vardır. Onların içinde de o esmanın hepsini içinde toplayan İsm-i Âzam denilen en büyük ismi bulunmaktadır. O İsm-i Âzam’ın hangisi olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bu isim müçtehidlerin içtihadına göre değişmektedir.
Mesela, Hz. Ali Efendimiz’e göre Ferdün, Hayyün, Kayyümün, Hakemün, Adlün, Kuddüsün isimleri İsm-i Âzam’dır. İmam-ı Âzam’a göre Hakemün ve Adlün isimleri İsm-i Âzam’dır. Her müçtehid kendi içtihadına göre diğerlerinden farklı olarak bir ismi, İsm-i Âzam olarak kabul etmiştir. Bu içtihadlarında herhangi bir beis yoktur. Dolayısıyla bir cihette yine de İsm-i Âzam gizli kalmış olur.
Ancak bir zat kendi içtihadıyla ortaya koyduğu veya başkasının içtihadına uyarak bir isme kat’î bir tarzda İsm-i Âzam’dır diye inanmış olsa ve ‘rahmet-i İlahiye bu isimle yaptığım duayı kesinlikle kabul eder.’ inancıyla onunla dua etse, inşallah Cenab-ı Hak İsm-i Âzam’la dua etmiş olarak o zatın duasını kabul eder.
Zira hadis-i kutside, Rabbimiz أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي “Ben kulumun zannı üzereyim.”[4] buyurduğu gibi o kuluna ihlas ve niyetine göre muamele eder.
Evet, Esma-yı İlahiye içinde bir İsm-i Azam bulunduğu gibi mahlûkat yani Cenab-ı Hakk’a ve isimlerine aynadarlık edip onu gösteren yaratılmışlar içinde de bir Ayine-i Azam yani en büyük bir ayna vardır. O ayna ise insandır. Yani içindeki varlıklar ile beraber bütün kâinatın Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tecellisine yaptığı aynadarlık vazifesini insan yalnız başına yapabilmektedir.
İnsanın Cenab-ı Hakk’ın bütün Esma-yı İlahiyesine ayinedarlık etmesi akıl ve mantığa da ters düşmez. Zira ayet-i kerimede zikredildiği gibi insan “ahsen-i takvim” üzere yaratılmıştır. İnsana bu değer ve kıymeti kazandıran ise onun mahiyetinde maddi ve manevi her türlü aza ve duyguların bulunması ve her türlü güzellik ve mükemmelliğin kaynağı olan gayet mükemmel bir sanat ile yaratılmasıdır.
Nasıl ki çok sanatlı bir eserden o eser sahibinin mahareti anlaşılır, aynen öyle de insanın üzerindeki nakışlar onu yaratanın sonsuz derecede güç ve kudrete malik olduğunu gösterir.
Mükemmel bir eser mükemmel bir işi, fiilli gösterir. O iş onunla meydana gelir. Mükemmel fiil ise mükemmel bir faili isimleriyle bizlere gösterir. Çünkü mükemmel fiil ancak mükemmel bir faille meydana gelir. Failsiz fiili düşünmek mümkün değildir.
Demek eserlerin güzelliği ve mükemmelliği fiillerin ve isimlerin güzelliğinden mükemmelliğinden kaynaklanmaktadır. Mükemmel isimleriyle iş yapmak ancak mükemmel sıfatlardan kaynaklanır. Çünkü isimlerin kaynağı sıfatlardır. Görme sıfatı olmayan birisi gören olamaz. Görücü ismini alamaz. Sıfatların kaynağı ise şuunnattır, yani mükemmel kabiliyetler ve yeteneklerdir. Bütün bu yetenek ve kabiliyetlerin kaynağı ise vücut ve varlık sahibi olan zâttır.
Demek ki var olan mükemmel bir zâtta mükemmel yetenek ve kabiliyetler vardır. Bu yeteneklerden mükemmel sıfatlar ortaya çıkar. Bu mükemmel sıfatlar ise mükemmel isimlere sahip bir faili netice verir. Bu mükemmel fail de mükemmel fiillerle mükemmel eserler icad ederek ortaya koyar.
İşte insan gayet mükemmel bir eserdir. Gayet mükemmel bir fiil ile meydana gelmiştir. O fiilin mükemmelliği ise o fiili yapan failin yani ismin mükemmel olduğunu gösterir. Mükemmel isim ise sıfatın mükemmel olduğunu, sıfatın mükemmelliği ise şuûnatın mükemmelliğini, şuûnatın mükemmelliği ise Zât-ı Cülcelâl’in sonsuz derece-i kemalini gösterip ispat eder.
Mesela, insanın görmesi, Cenab-ı Hakk’ın Basîr isminin bir tecellisidir. Cenab-ı Hakk’ın Basîr olduğuna şu âlem şehadet etmektedir.
Şöyle ki: Her bir mevcut, intizamlı ve sanatlı vücuduyla Allah’ın Basîr olduğuna şehadet eder ve lisan-ı halden anlayanlara âdeta şöyle der: Ey insan, bana bak ve beni oku! Bak, nasıl intizamla yaratılmışım. Ve nasıl harikulade bir sanatım var. Her azamda bir denge söz konusudur. Bu intizamın ve dengenin keşfi için bütün ilimler seferber olmuş. Elbette böyle yaratılabilmem için yaratanım beni görmeli ki, böyle intizamlı ve sanatlı bir şekilde beni yaratabilsin. Görmeyen birisi, bu intizam ve sanat ile biz varlıkları yaratamaz.
İşte böylece âlem ve içindeki her bir varlık kendindeki intizam ve sanatının lisan-ı hâliyle Cenab-ı Hakk’ın Basîr olduğuna şehadet eder.
Yine rızıkların mükemmel bir şekilde yaratılması ve tam vaktinde muhtaçlara verilmesi Cenab-ı Hakk’ın Basîr olduğuna bir delildir. Zira rızkı ihtiyaç sahibine en münasip bir vakitte yetiştirmek ve o rızkı onun ihtiyacına uygun olarak yaratmak ancak görmek ile mümkündür. Görmeyen, bu hikmetli fiile fail olamaz.
Demek, bu hikmetli fiilin sahibi ancak bütün eşyayı aynı anda görebilen bir zâttır.
Yine atomlardan tâ yıldızların hareketlerine kadar şu âlemdeki umumi intizam Allah-u Teâlâ’nın Basîr olduğuna bir delildir. Zira böyle bir intizam ancak bütün kâinatı görüp müşahede eden bir zat tarafından tedbir ve idare edilebilir. Bütün kâinatı aynı anda göremeyen, bu âlemdeki bu intizamı tesis edemez ve onu devam ettiremez.
Demek, şu âlemdeki intizam da lisan-ı hâliyle Cenab-ı Hakk’ın Basîr olduğuna şehadet etmektedir.
Mahlûkların intizamlı ve sanatlı vücutları, rızıkların yaratılması ve ihtiyaç sahiplerine vakt-i münasipte yetiştirilmesinden ortaya çıkan âlemdeki şu intizam, Cenab-ı Hakk’ın Basîr olduğuna şehadet eder. Aynen bunun gibi varlıkların çeşitli nakışlarla dokunması, birbirleriyle hikmetli münasebetleri, yaratılışlarındaki kolaylık ve suretlerinin farklılığı dahi yine Cenab-ı Hakk’ın Basîr olduğuna şehadet etmektedir. Kur’an da Cenab-ı Hakk’ın Basîr olduğuna şahitlik etmektedir, ayet-i kerimede:
وَمَا تَكُونُ ف۪ي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاٰنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُوداً
“(Ey Rasûlüm!) Her ne hâlde bulunsan, o Kur’ân’dan her ne okusan ve (ey insanlar) her ne iş yapsanız, ona daldığınız zaman mutlaka (biz) üzerinizde şâhidizdir.” [5]buyurulmuştur.
Evet, Cenab-ı Hakk’ın her şeyi gören Basîr ismi, insanın ve diğer varlıkların üzerinde bu suretle tecelli eder. Ve Cenab-ı Hakk’ın diğer isimlerini de buna kıyas edebilirsiniz.
Evet, hiç şüphe yoktur ki, insan ve kâinatın varlığı Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellilerinden ibarettir. Ve başta insan olmak üzere cinler ve melekler gibi şuur sahibi olanlar, bütün bu isimlerin bizzat kendi üzerlerindeki ve kâinat üzerindeki tecellilerini tefekkür edip anlamak nispetinde marifet-i İlahiyeyi kazanmış olurlar.
“İkinci Nokta: Mühim bir sırr-ı ehadiyete işaret eder. (Bir varlığın mesela, bir insanın kendi başına Cenab-ı Hakk’ın birliğini göstermesidir.)
“Şöyle ki, insanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münâsebeti var ki, bütün a‘zâsını ve eczâsını birbirine yardım ettirir. Yani irâde-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekvîniyeye ve o emirden vücûd-u hâricî giydirilmiş bir kanûn-u emrî ve latîfe-i Rabbâniye olan ruh, (yani kâinattaki kanunlar Cenab-ı Hakk’ın emriyle ve iradesinin tercihiyle vücuda gelmişlerdir. Ruh da onlardan Rabbanî bir duygudur. Cenab-ı Hak kudretiyle o kanuna vücud giydirip hayat vermekle o kanun ruh olmuştur.
(İşte bu ruh) onların (vücud azalarının) idaresinde, onların ma‘nevî seslerini hissetmesinde ve hâcâtlarını (ihtiyaçlarını) görmesinde birbirine mâni‘ olmaz. (Onların bütün ihtiyaçlarını bir arada görmek) ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten uzak-yakın bir hükmünde, (o azalar) birbirine perde olmaz. İsterse, (azaların) çoğunu birinin imdâdına yetiştirir. İsterse, bedenin her cüz’üyle bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hatta çok nûrâniyet kesb etmiş ise, her bir cüz’üyle görebilir ve işitebilir.
Öyle de, وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلٰي (En yüce sıfatlara sahip Allah’tır ve en güzel örnek de O’na aittir.[6]) madem Cenâb-ı Hakk’ın bir kanûn-u emri (emrine ait kanun) olan ruh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve a‘zâsında bu vaz‘iyeti gösteriyor.”
“Elbette âlem-i ekber (büyük âlem) olan kâinâtta (bulunanlar) o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un irâde-i külliyesine (her tarafı kuşatan iradesine) ve kudret-i mutlakasına (sınırsız kudretine), hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz duâlar, hadsiz işler, hiçbir cihette ona ağır gelmez. Birbirine mâni‘ olmaz. O Hâlik-ı Zülcelâl’i meşgul etmez, şaşırtmaz. Bütününü birden görür. Bütün sesleri birden işitir. Yakın uzak birdir. İsterse, bütününü birinin imdâdına gönderir. Her şeyle her şeyi görebilir, seslerini işitebilir. Ve her şey ile her şeyi bilir ve hâkezâ.”
Evet, akâid ulemasına göre; ‘Cenab-ı Hak kâinatın ne içindedir ne de dışındadır. Ancak mekândan münezzeh olarak her şeyin yanında hazır ve nazırdır.’
O’nunla eşya arasında hiçbir şey perde olamaz. Faraza O’nunla eşya arasına sair varlıkların girdiğini düşünsek o varlıklar, O’nun eşyayı görmesine ve onların yanlarında hazır bulunmasına engel teşkil edemez.
Nasıl ki, lamba ve barajın arasında bulunan teller ne kadar uzun olursa olsun, o teller baraj ile lamba arasındaki irtibatı kesmez bilakis onların birbirleriyle irtibatını sağlar.
Öyle de hiçbir şey Cenab-ı Hak ile varlıklar arasında mani teşkil etmez. Ve Cenab-ı Hakk’ın onları görüp yaratmasına, onların rızıklarını vermesine, onları sevk ve idare etmesine engel değildir. Dünya hikmet yeri olduğundan Cenab-ı Hak bir şey yaratırken sebepleri kudretine perde yaptığı gibi insanlardaki bütün azaların Esma-yı İlahiye ile irtibatını sağlamak için de ruhu vesile yapmıştır. Böylelikle o esmadan gelen enerji hükmündeki tecelli ile o azalar çalışır. Nasıl ki bütün binanın elektriği ana şartelden geliyor. O şartelin kapanması ile elektrik kesilir. Öyle de insanın görmek, işitmek gibi bütün aza ve duygularının çalışması Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden gelen tecelli iledir. İsimlerin aza ve duygularla irtibatını sağlayan şartel ise ruhtur. Ruh vücutta oldukça bu azalar çalışır, ruh vücuttan çıkınca lambanın elektrikle irtibatı kesilip sönmesi gibi, o aza ve duyguların da Esma-yı İlahiye ile irtibatı kesildiğinden, çalışmaz bir hale gelirler. (Allahu ‘alem.)
“Üçüncü Nokta: Hayatın pek mühim bir mâhiyeti ve ehemmiyetli bir vazîfesi var. Fakat o bahis, Hayat Penceresi’nde ve Yirminci Mektup’un Sekizinci Kelime’sinde tafsîli geçtiğinden ona havâle edip, yalnız bunu ihtâr ederiz ki: Hayatta hissiyât sûretinde kaynayan memzûc nakışlar, pek çok esmâ ve şuûnât-ı zâtiyeye işaret eder. Gayet parlak bir sûrette Hayy-ı Kayyûm’un şuûnât-ı zâtiyesine aynadârlık eder. Şu sırrın îzâhı, Allah’ı tanımayanlara ve daha tam tasdîk etmeyenlere karşı zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz.”[7]
Yani insan hayatında hisler suretinde kaynayan iç içe girmiş pek çok nakışlar vardır. Ve o nakışlar Cenab-ı Hakk’ın zatına ait şuûnatına, tabir-i caizse her türlü istidatlarına ve isimlerine işaret eder. Mesela, insandaki sevgi Vedûd isminden, daimi yaşamak arzusu Bâkî isminden ve hikmetle iş yapmak isteği Hakîm isminden gelmişlerdir ve bu duygular o isimlere işaret etmektedirler. Diğer duygular da bunlara kıyas edilsin.
İşte böylece bu duygular ve hisler gayet parlak bir surette hayatı daimi olan ve her şeyi varlıkta tutan Hayy-ı Kayyûm’un şuûnât-ı zâtiyesine, zâtında bulunan şuûnatına ayna olup gösterirler.
İnsanın ikinci camiiyyet ciheti ise madde itibariyledir. Evet, dünyada altından, bakırdan tâ oksijene kadar bütün elementler insanda vardır. Hem dünyanın da insanın da yaklaşık dörtte üçünün su olması, bitkilere mukabil onun küçük bir numunesi olan insanda saç ve sakalın bulunması, hayvanlara mukabil ruh ve şehavanî duygularının olmasıdır. Ve aynı zamanda insan kâinatta bulunan bütün varlıkların numunelerini de kendisinde toplamıştır. Mesela, insandaki ruh Âlem-i Ervah’ın, kalp Arş-ı Azam’ın, kuvve-i hafıza Levh-i Mahfuz’un, ebedî yaşama arzusu sonsuz âlemlerin birer numuneleridir. Ve insanın diğer özelliklerini bunlara kıyas ediniz.
Evet, bu noktadan da bakıldığında nasıl ki, bir çekirdek büyüse ağaç olur, ağaç da küçülse çekirdek olur. Öyle de insan âlemin bir çekirdeği hükmünde olduğundan o büyüse âlem olur, âlem küçülse insan olur.
Üçüncü camiiyyet ciheti ise, insanın ibadet yönüdür ki, onun ibadetinde bir toplayıcılık özelliği vardır. İnsanın ibadetinin içinde bütün mahlûkatın ibadeti vardır. O ibadetin özeti ise namazdır. İnsanın namaz ibadeti öyle cami bir özelliğe sahiptir ki, başta imanın altı esası ve İslamiyet’in beş şartı olmak üzere İslamiyet’te ne emredilmişse özet olarak hepsi vardır.
Evet, namaz kılan adam inandığı Rabbine ibadet eder. Ve inandığı Kur’an’ı okur, o Kur’an ise imanın altı şartına ve İslamiyet’in beş şartına inanmayı emreder. Ona inanıp da onu okuyan böylelikle o şartlara da inanmış olur.
Bu hususu şöyle de izah edebiliriz.
Mesela, namaz kılan bir kişinin niyeti, rıza-yı İlahi ve ahiret meyveleri olduğu için ahirete iman etmeyi gösterir. ‘Allahü Ekber!’ diyerek namaza başladığında ‘Allah daha büyüktür’ demekle Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini ilan etmiş olur. Okunan sureler Kur’an-ı Kerim’den alındığı için kitaplara iman etmeyi de ifade eder. Selam verirken sağ ve soldaki melekler hayal edildiğinden meleklerin varlığı da kabul edilmiş olur. Namaz gibi bütün İslamî emirler Peygamberimiz (asm)’den öğrenildiği için peygamberlere iman da gerçekleşmiş olur.
Hem namaz kılan kişi fiili olarak namazını kıldığı gibi bir şey yiyemediği için de oruç tutmuş olur. Onun Kâbe’ye yönelmesi de Hacc vazifesini ima eder. Vaktinin bir kısmını da namaz için ayırması zekât hükmüne geçer. Tahiyyatta Kelime-i şehadeti söylemekle de o şartı yerine getirmiş olur.
Hem namaz kılan kişi, namazdayken ibadet yapıp günahları terk ettiğinden, emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münkeri de yerine getirmiş olur.
Ayrıca namaz bütün mahlûkatın hal ve hareketleriyle ve verilen vazifeleri yerine getirmek ile yaptıkları ibadetlerini de içinde toplar.
Mesela, insan namazda kıyamda dururken ayakta ibadet eden bir kısım meleklerin ve dimdik duran bütün varlıkların ibadetlerini yapmış olur. Rükûdayken daima rükû halinde ibadet eden bir kısım meleklerin ve bütün dört ayaklı hayvanların ibadetlerini de yapmış olur.
İnsanın Cenab-ı Hakk’a karşı mahfiyetini gösteren ve O’na en yakın olmayı kazandıran secdesi ise devamlı secde halinde Allah’a kulluk eden bir kısım meleklerin ve sürüngen olan bütün varlıkların ibadetlerini ifade eder.
Ka’de dediğimiz namazdaki oturmak ise sürekli oturur halde ibadet eden bir kısım melaike ve ruhanilerin ve dağ, taş gibi oturarak ibadet eden varlıkların ibadetlerini içinde barındırır.
Hem âlimlerin beyanına göre bütün ilimler Kur’an’da, Kur’an’ın da bütün ilimleri Fatiha’da bulunmaktadır. Fatiha ise namazın her rekatında okunur. Evet, ilim noktasından da baktığımızda namaz bütün ilimleri de içinde toplamaktadır. Böylece namaz bütün iyilikleri, güzellikleri ve mükemmellikleri içinde toplayan ve aciz olan bir insanı günde beş vakit Rabbiyle buluşturan nurani bir bağdır. Buna binaendir ki, Cenab-ı Hak kâinatın bir özeti ve yeryüzünün halifesi olarak yarattığı en değerli varlık olan insana bütün ibadetleri içinde toplayan ve o ibadetlerin güzellikleriyle süslenen en ziynetli ve nuranî cennet hüllesi gibi en yüce ve en kıymetli farz olan namaz vazifesini ona giydirmiştir. Hem varlıkların her biri yaptığı hususi ibadet ile bir değer ve kıymet kazanır. İnsan ise kendi ibadetiyle birlikte bütün o varlıkların yaptıkları ibadeti de namazıyla Cenab-ı Hakk’a takdim ettiğinden bütün o varlıkların kazandıklarını da elde etmekle onlardan daha fazla yüce bir değer ve kıymet kazanmış olur.
İşte insanın eşref-i mahlûk olmasının sebeplerinden birisi de kılmış olduğu namazdır.
Dördüncü camiiyyet ciheti ise insan, istidad yani yetenek cihetiyle de camiiyyet özelliğine sahiptir. Fakat onun dışındaki varlıklar böyle değildir. Mesela, bir arı mükemmel bir bal yapabilir. Ancak bu vazifesinin dışında hiçbir şey yapamaz, bir damla su istenilse bile getiremez. Çünkü yetenekleri sınırlıdır. Hem bir inek mükemmel bir süt yapabilir. O da hiçbir zaman fıtrî vazifesinin dışına çıkamaz.
Oysa insan yetenekleri en geniş olan bir mahlûktur. İnsan meslek itibariyle mimar, doktor, öğretmen, mühendis, çoban, çiftçi, usta gibi birçok mesleklere sahip olabilir. İyilik ve kulluk noktasında bütün mahlûkatın, hatta meleklerin de üstüne çıkabilir. Nitekim Peygamberimiz (asm), Miraç’ta meleklerin en büyüğü olan Cebrail (as)’ı, Sidretü’l-Münteha’da bıraktıktan sonra, Miraç’ın yüzde yetmişlik bir kısmını yalnız başına gitmiştir.
Bunun tam zıddı olarak da fenalık noktasında insan bütün zararlı varlıkların, hatta şeytanların seviyesine inebilir. Nitekim bu yolda giden Ebu Cehil, Firavun, Deccal gibi zararlı şahsiyetler şeytanların seviyesine inmişlerdir.
Hülasa, istidad cihetiyle Cenab-ı Hak insanları en güzel kıvamda yaratmıştır. İnsanlara bir cüz’i irade vererek bu istidadı iki cihetle kullanma özgürlüğünü vermiştir. O cihetlerden birisi Cenab-ı Hakk’ın göstermiş olduğu yolda gitmektir ki, buna doğru yol denir. Bu yolda gitmek hayırları, iyilikleri, güzellikleri tercih etmektir ki, müminlerin takip ettiği yol budur. Ve istidatların iyilik noktasında gelişmesine vesiledir.
Diğer yol ise Cenab-ı Hakk’ın razı olmadığı ancak nefis ve şeytanın insanı teşvik ettikleri yoldur. Bu yol bütün şerlerin ve fenalıkların kaynağıdır. O yolda gidenlerin istidatları şerleri yapmak ve zarar vermek noktasında gelişir. İnsanların arasındaki huzur ve mutluluğu kaybetmeye sebep olur. Şimdi bu kadar karışık olan hal-i âlem buna şahittir.
Cenab-ı Hak, bu fıtratımızı fıtrî olan vazifelerinde sarf etmeyi nasip eylesin. Âmin.
[1] Tin, 4
[2] Bediüzzaman, Mektubat 2, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2011, s. 105
[3] (Her ne kadar sahih veya zayıf olduğu rivayetlerde bulunmadıysa da Aliyyü’l-Kâri Zariyat, 56. ayete dayanarak bu hadisin manasanın sahih olduğunu söyler) Benzer bir lafızla) Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 3. Baskı, Beyrut, 1988, c. 2, s. 132, Hadis No: 2016
[4] Sahih-i Müslim, Kitabü’z-Zikr, Daru’l-Feyha, 1. Baskı, Dımeşk, 2010, c. 17, s. 5, Hadis No: 2675
[5] Yunus, 61
[6] Nahl, 60
[7] Bediüzzaman, Mektubat 2, Hayrat Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2011, s. 329


