Ma’ruf; Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu sözler ve fiillere, münker de râzı olmadıklarına denilir.[1] Yani ma’ruf, Cenâb-ı Hakk’ın emir buyurduğu farz, vacip ve nafile olan ibâdetlerdir. Münker ise Cenâb-ı Hakk’ın yasak buyurduğu ve dinimizin kabûl etmediği bütün sözler ve fiillerdir.
[1] Cürcani, Tarifat, s. 23.
Giriş
Kitaplara ancak Allah’a hamd ile başlanır. İkrâmı ve cömertliği vasıtasıyla nimetler veren Cenâb-ı Hakk’a mahlukatın tesbihatı adedince hamd ü senalar olsun. Nihayetsiz salât ve selâm, peygamberlerin Efendisi, Allah’ın Rasûlü ve kulu Muhammed (asm)’e, onun tertemiz âline ve ashâbına olsun.
Ma’ruf; Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu sözler ve fiillere, münker de râzı olmadıklarına denir.[1] Yani ma’ruf, Cenâb-ı Hakk’ın emir buyurduğu farz, vacip ve nafileler gibi ‘şerîatın kabûl edip aklın da güzel gördüğü fiiller ve amellerdir. Ve münkerin zıddıdır. Münker de akıl ve şerîatın kabûl etmediği fiil ve amellerdir.’[2]
Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak) dinin en mühim temeli ve en önemli dayanağıdır. Cenâb-ı Hak bütün peygamberlerini, bu mühim meseleyi ifa etmek için göndermiştir. Eğer bu geniş vazifenin kapsamı daraltılır ve onu öğrenmek ve onunla amel etmek ihmal edilirse peygamberlik vazifesi kesintiye uğrar, diyanet de çöker, yok olur. Başıboşluk hâkim olur. Cehâlet ve dalâlet her tarafı istila eder. Anarşilik ve bozgunculuk her tarafa sirayet eder. Toplumdaki parçalanmalar parçalanmalar alabildiğine çoğalır. Şehirler harap ve kullar helâk olur. Fakat helâk olduklarını ancak kıyâmet gününde anlarlar. Artık olmasından korktuğumuz şey (maalesef) olmuştur!
O vakit ancak bize, اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!” demek düşer. Zira İslâmiyet’in sağlam bir temeli hükmünde olan iyiliği emretmek, kötülüklerden alıkoymak vazifesini öğrenip onunla amel etmek yerle bir olmuştur. Ve onun hakikati ve yaşanması tamamen kaybolmuştur. Halka yağcılık yapmak kalpleri istila etmiş, Yaratan’ın rızasını düşünmek o kalplerden silinmiştir. İnsanların çoğu hayvanların meralara salıverilmesi gibi nefsanî şehvet ve arzularının peşinde koşar hâle gelmişlerdir. Yeryüzünde, Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından perva etmeyecek doğru Mü’minler pek azalmıştır. Böyle bir zamanda kim bu boşluğu doldurarak gediği kapatmaya çalışır ve yıkıma uğramış bu sünneti ihyâ eder ve onu yenilemek gayesiyle emir ve nehiy vazifesini anlatmayı üzerine alır, onu îfa ve tatbik etme sorumluluğuyla hareket ederse îmânın gereğini yerine getirmiş olur. O ağır yükü omuzuna alarak, o vazife için kolları sıvayıp gayretten geri kalmazsa, zamanla ölüme giden bir sünneti ihyâ ettiği için bütün insanların arasından seçilmiş bir kul olur. O insan, Cenâb-ı Hakk’a yakınlık noktasında öyle bir mertebeye çıkar ki başkalarının dereceleri ona nispeten çok aşağıda kalır.
Evet, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin farz olması bütün ümmetin icma’ı ile kabûl edildiği gibi; ayetler, hadisler, akl-ı selim sahibi âlimler ve Selef-i Sâlihin’den gelen eserlerle de bu farziyet aynen kabûl edilmiştir.
[1] A.g.e., s. 23.
[2] Fîruz Abadî, Kamus-u Okyanus, C 2, s. 809.


