İbâdet etmek fıtratın gereğidir. Cenâb-ı Hakk: “Ben cinlerle insanları yalnız bana ibâdet etsinler diye yarattım”[1] buyurmuştur. Malumdur ki; insanların fıtratında iyiliğe karşı nihayetsiz bir sevgi istidadı vardır. Bu düstur öyle esaslı bir hakikattir ki, hadis-i şerifte: “İnsan ihsanın kölesidir” buyurulmuştur. Ve bu düstur halk arasında da atasözü haline gelmiştir.
Buna göre âleme baktığımızda Cenâb-ı Hakk’ın insanlara verdiği sonsuz ikram ve ihsanlarını görüyoruz. Şüphesiz ki, bu kadar ihsanlara karşı insan fıtratındaki o sonsuz muhabbet ile Cenab-ı Hakk’ı sevip O’na şükür ve ibadet etmesi gerekmektedir.
Demek, insanların asıl vazifesi, fıtratlarının muktezâsı olan iman ve ibâdettir.
İbâdetsizlik ise kâinattaki hikmetlere muhalefet olduğu gibi, insanların fıtratına da zıt bir muameledir. Bu hakikatin anlaşılmasını kolaylaştırmak için bir misal vereceğiz:
Gayet mükemmel bir şekilde en ileri teknoloji ile donatılmış, içindeki bütün eşyalar da mükemmel bir sanatla yapılarak yerli yerine konulup tanzim edilmiş, her türlü imkânlarla süslendirilmiş. İnsanların hiçbir eksiğini bulamayacağı ve devamlı olarak kusursuz bir şekilde idare edilen ve nezâfetine, temizlik ve tamirine çok dikkat edilerek yapılmış, muhteşem bir saray veya bina farz edelim.
Elbette böyle bir binaya misafir olarak girenler, kesinlikle o binanın mükemmel bir sahibinin ve maharetli bir ustasının var olduğunu ve o saray, içindeki eşya ile birlikte o ustanın ilmi ve gücü ile yapıldığını ve kanunları ile idare edildiğini ve misafirperverliği ile de her türlü ikramlarda bulunulduğunu anlarlar.
Öyle ise o misafirlere düşen her şeyden evvel, ev sahibinin yaptığı bütün o ikram ve lütuflara mukabil, fıtratlarının gereği olarak O’nu tanımak ve teşekkür etmektir. Ve onun emir ve yasakları çerçevesinde O’na itaat ederek o misafirhanede yaşamaktır. Şüphesiz ki, bu teşekkür ve itaat aklın ve insanlığın bir gereğidir.
Eğer misafirler, bu suretle o misafirperver zâtı tanısalar ve onun arzu ve istekleri doğrultusunda o misafirhanede yaşasalar şüphesiz ki, O’nun sevgi ve muhabbetini kazanmış olurlar. Elbette o misafirperver zât da onların o güzel tavırlarına mukabil, rahat edebilmeleri için onlara daha birçok iyiliği yapacağı gibi, o memnuniyetin neticesi olarak da o misafirhaneden daha güzel yerlerde daha büyük ikramları takdim edecektir.
Eğer o misafirler, misafirhanenin sahibini tanımasalar, O’nun arzu ve isteklerine uymasalar, emirlerini yerine getirip yasaklarını terk etmeseler ve o misafirhane sahibinin istemediği hareketler ve tahribatlar yapsalar, nankörlük edip teşekkür etmeseler, şüphesiz ki o yaptıkları, misafirhane sahibinin izzetine dokunduğundan, O’nun nefretine sebep olacaktır. İzzetli ve güçlü olan o misafirperver zât, elbette onların yaptığı o nankörlüğe bedel, onlara daha büyük ikram ve mükâfatlar vermeyeceği gibi, belki büyük bir ceza ve azap verecektir.
Aynen öyle de bu dünyamız, o misafirhaneden gayet derecede mükemmeldir. Hem mucizâne bir şekilde sevk ve idare edilir. Hem dünyanın içindeki varlıklar kudret-i İlâhîyenin birer mûcizesi olarak yaratılıp içine yerleştirilmiştir. Hem dünya sarayının nezafetine ve temizliğine gayet derecede dikkat edilmektedir.
Hem vücudumuzun hücrelerinden tâ hayvanat ve nebatatının hücrelerinin tahrip ve tamirlerine ve yeniden yaratılmasına kadar her şey nihayetsiz bir hikmet ve kudretle yapılmaktadır.
Hem görülür ki, bütün canlıların bir ordu-yu Sübhânî olarak rızıkları, silahları, libasları, tavzifleri ve terhisleri vakti vaktine gayet mûcizâne, nihayetsiz bir kudret, bir ilim, bir hikmetle yapılmaktadır.
İşte bu dünyamız da bütün bu özellikleriyle beraber o saraydan ne derece büyük mükemmel ve harika ise o nispette de kendi sahibini ve Hâlık’ını akıl sahiplerine gösterip ispat eder.
Öyleyse bizler de misafir olarak bu dünya misafirhanesine gelince elbette her şeyden evvel, bu dünyanın azamet ve ihsan sahibi olan ustasını, mâlikini tanımamız ve bizden arzu ve isteklerinin ne olduğunu, bize neyi emrettiğini ve neyi yasakladığını bilmemiz gerekir. Ve başta vücudumuz, akıl, kalp, ruh ve bütün âza ve duygularımız olmak üzere, kâinatta bulunan ve bize ihsan ettiği hesapsız nimetlerine teşekkür ve hamd ederek O’nu tanımamız, emir ve yasaklarına uymamız, fıtratımızın muktezası olarak icap eder.
Eğer böylece, bize ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Rab-ı Rahîmimize itaat ve sadakatimizi göstererek, şükür ve ibadetimizle O’nun sevgisini kazanmış olsak, dünyadaki ikramlarını artıracağı gibi, dünyadan daha güzel olan cenneti ve cennet nimetlerini biz muhtaçlara ihsan edecektir.
Çünkü Rabbimiz, bizâtihî, لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ “Eğer şükrederseniz, size olan nimetlerimi artırırım.”[2] Fermanıyla şükür ve ibadetimizin, O’nun bize olan ikramlarının ve nimetlerinin artmasına bir vesile olduğunu beyan eder.
Eğer biz de bu dünya sarayına girdiğimizde, o sarayın sahibini bulmazsak ve mâlikini tanımazsak O’nun arzu ve isteklerini öğrenip emir ve yasaklarını yerine getirmezsek ve Rabbimizin bize ikram ettiği hesapsız nimetlerine karşı ibadet ve teşekkür etmezsek o vakit fıtratımızın gereğine zıt olan nankörlüğü yaparız. Ve kâinatta umumî bir düstur olan hikmete muhalefet etmiş oluruz.
Hiçbir evin sahipsiz olmadığını bildiğimiz hâlde bu koca âlemin sahipsiz olduğunu düşünüp nefis ve şeytanımıza uyarsak ve Hâlıkımıza isyan edersek buyurduğu emirlerini yerine getirmezsek ve yasak ettiklerini de işlersek zerreden güneşe kadar O’na itaat edip hiç isyan etmeyen bütün mahlûkata muhalefet etmekle âsi olanların zümresine dâhil olmuş oluruz.
Hiç şüphe yok ki, izzet ve adalet sahibi olan O Zât-ı Zülcelâl, iyilik edene mükâfat, fenalık edene de ceza verdiği gibi, elbette bu kadar nankörlük ve fenalığı da cezasız bırakmayacaktır.
Risâle-i Nurlar’da geçen ve bu hakikati ifade eden bir hulâsa ile bu bahsi neticelendirelim: “Hiç mümkün müdür ki, bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-i hizmet eden mûtîlere mükâfatı ve isyan edenlere mücazâtı bulunmasın. Burada yok hükmündedir, demek başka yerde bir mahkeme-i kübra vardır.”[3]
Yani âlem gayet mükemmel bir saltanattır ve idare ediliyor. Hâlbuki bu dünya memleketinde iyilik edenlere tam mükâfat ve fenalık yapanlara da gereken ceza verilmiyor.
Elbette o sultanın sonsuza giden saltanatının yeri olan ahirette kurulacak büyük İlahî mahkemede o adalet tecelli edecektir. O sultanının iyilik yapan memurları hükmündeki mü’minlere ve mazlumlara mükâfatı, O’na karşı gelip toplumu rahatsız eden zalimlere ve kâfirlere de cezası olacaktır.
Demek; Cehennem lüzumsuz değil çok işler var ki; bütün kuvvetiyle ‘Yaşasın Cehennem!’ der, Cennet dahi ucuz değildir, mühim fiyat ister.”[4] O fiyat ise Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak, O’nun emir ve yasaklarına uyarak nefis ve şeytanımızla mücahede etmektir.
[1] Zâriyât 56
[2] İbrahim, 7
[3] Bediüzzaman, Zülfikar, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2011, s. 7
[4] Bediüzzaman, Mektubat 2, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2011, s.281


