9 Mayıs, 2016, Yer: Denizli, Elmaskalem Derneği
Biri ateist, diğeri Allah’a inanıp İslamiyet’i kabul etmeyen fakat açık sözlü mert iki arkadaş ile olan sohbetimizin bir hülasasıdır. Bazı kardeşlerimize örnek olabilir diye yazıyoruz.
Bize misafir olan o arkadaşlarla tanıştıktan sonra onlardan birisi; ben Allah (cc)’ın varlığına inanmıyorum, ateistim dedi. Diğeri de ben Allah (cc)’a inanıyorum ama İslamiyet’in hak bir din olduğuna inanmıyorum, dedi.
Ben de onlar gibi açık sözlü mert insanlarla konuşmaktan, görüşmekten çok memnun olduğumu ifade ederek onlara iltifat ettim ve dedim ki: “Sizinle konuşurken size üstün gelmek ve sizleri bastırıp susturmak için konuşmayacağım. Ancak inandıklarınızdan ve konuştuklarınızdan ispat ettiğiniz doğru düşüncelerinizi kesinlikle kabul edeceğim ve benim düşüncelerimden ve söylediklerimden de yanlışlığını ispat ettiklerinizden vazgeçeceğim ve sizin de benim gibi davranmanız gerektiğine inanıyorum. Aksi takdirde konuşmalarımızın hiçbir faydası olmaz, sadece insanlığa yakışmayan egomuzu, benliğimizi ortaya koymuş olacağız.”
Onlar da, “Doğru söylüyorsun,” dediler. Ateist olan şahış: “Gözümle gördüğüm varlıklara inandığım gibi Allah (cc)’ın varlığına kanaat getirip inanamıyorum,” dedi.
Ben de ona dedim ki: “Bir varlığın var olduğunu gösterip ispat eden yalnız görmek değildir. İnsanda bulunan beş duyu organının hepsi de görmek gibi bir varlığın var olduğunu ispat eder. Sesini duyduğumuz, dokunmasıyla hissettiğimiz, kokusunu aldığımız, tadıp da fark ettiğimiz varlıkların hepsi de gördüğümüz varlıkların varlığı kadar kesin ve kat’idir. Biz bunları gözümüzle görmüyoruz ama diğer duyularımızla bunların varlığını kesin olarak fark edip kabul ediyoruz. Bir de bunlar gibi bir şeyin varlığını kavramaya vesile olan akıl duygumuz da vardır. Hatta diğer beş duyumuzla hissettiklerimizin varlığını kabul etmemizin vesilesi yine akıldır.
Daha önce bir tabiatçı ve everimciye anlattığımız bir hakikati sizlere de aynen anlatmak istiyorum. Şöyle ki: Malumdur ki, herkesin kabul edip inandığı; fizikte etki-tepki diye bir kural vardır. Bu kurala göre bir iğne ustasız olmadığı, bir harf kâtipsiz olmadığı gibi bir bina da sahipsiz, ustasız olamaz. Bir binanın yapılması olan tepki, elbette o binayı yapan ustanın etkisiyle mümkün olur. Aynen öyle de bir insanın yaratılıp var olması bir tepkidir. Onu var eden bir etki olmasaydı bu tepki ortaya çıkmazdı. Tabiat Risalesi’nde ifade edildiği gibi bütün bilim adamları bir insanın var olmasının ancak dört yoldan birisiyle mümkün olabileceğini söylemektedirler.
- O varlık ya kendiliğinden oluşmuştur. Bir binanın kendi kendiliğinden oluşması gibi, hâlbuki bir binanın oluşması bir etkinin neticesidir. Eğer onu yapan bir usta olmasaydı o bina olmazdı. Demek bir insanın da var olması bir etkinin neticesidir. Onu da yaratan vardır, insanın kendi kendine var olması hiçbir akıl ve mantığın kabul edeceği bir şey değildir.
- Sebeplerin bir araya gelip o insanı yaratmasıdır. Bu da çok cihetlerle imkânsızdır. Nasıl ki; bir binanın malzemeleri sebepler olarak bir araya toplanıp o binayı yapamıyorsa öyle de insan vücudunun var olmasına sebep olan hidrojen, oksijen, karbon, azot gibi maddelerin bir araya gelerek o insanı var etmelerinin imkân ve ihtimali yoktur.
- Tabiat denilen şuursuz kanunlar ve maddelerin o insanı yaratmasıdır. Bu düşüncenin de birçok cihetlerle yanlış olduğu kesindir. Zira nasıl ki; bir binanın projesi ve malzemeleri o binayı yapamıyorsa öyle de tabiat denilen şuursuz kanunlar ve maddeler de şuurlu bir insanın yaratıp ortaya koyamazlar.
- Ya da o insanı nihayetsiz güç ve hikmet sahibi olan Allah (cc) yaratmıştır. Zaten insanın önceki üç yol ile yaratılmasının mümkün olmaması, dördüncü yol olan her şeyi yaratanın Allah (cc) olduğunu ispat eder.
Nasıl ki, bahsi geçen binayı mühendisin projesine göre, gereken malzemelerle yapan bir usta vardır.
Öyle de o insan, kendiliğinden veya sebeplerin bir araya gelmesiyle veyahut tabiat denilen doğanın yaratmasıyla var olmuş değildir. Ancak nihayetsiz kudret, hikmet ve rahmet sahibi olan Allah (cc), kaderin projesine göre isim ve sıfatlarının hazinelerinde bulunan vücut, hayat, görme, işitme, konuşma, vs. malzemeleri bir araya getirerek onlarla o insanı yaratmıştır.
Bu âlemde; sanatlı, hikmetli, intizamlı olan her bir varlığı da bu insan örneğine kıyas edilebilirsiniz.”
Bu soruyu soran arkadaş mühendis olduğundan fiziğin etki-tepki kuralına dayanarak yaptığımız bu açıklamadan çok etkilendi ve dedi ki: “Tamam, Cenab-ı Hakk’ın var ve bir olduğunu ve her şeyi yaratanın O olduğunu kabul ettim. Fakat Allah (cc)’ı kim yaratmıştır? Ve O’nun da bir yaratıcısı yok mudur?” diye sordu.
Cevaben dedim ki: “Bu sorunun aynısını başka bir talebe de sormuştu. Ona şöyle bir cevap vermiştim. Dünyanın kuruluşundan bu güne kadar yaratılmış hiçbir varlığın başka bir varlığı yoktan var ederek yaratması hiç görülmüş müdür? Veya ispat edilmiş midir?”
O da: “Hayır böyle bir şey olmamıştır.” dedi.
Bunun nedeni şudur: “Çünkü bir varlık yoklukta iken sonsuz bir acizlik ve fakirlik içindedir. O varlığın yokluktan varlık âlemine çıkması için sonsuz bir kudret ve rahmet sahibi bir Yaratıcıya ihtiyacı vardır. Sonradan var edilen varlıklar ise aciz ve fakir oldukları için kendilerini yaratamadıkları gibi başka bir varlığı da yaratamazlar. Zira ‘himmete muhtaç olan dede kime ne himmet ede?’
Evet, var edilmiş bir varlığın özelliği yaratılmış olmaktır, yaratıcı olmamaktır. Yaratıcının özelliği ise Yaratıcı olmaktır, yaratılmış olmamaktır. Madem yaratılmış olan bir varlık yaratıcı olamıyor. Eğer Cenab-ı Hak da yaratılmış olsaydı, O da diğer yaratılmışlar gibi yaratıcı olamayacaktı.
Hâlbuki dersimizin başında her şeyi yaratanın Allah (cc) olduğunu izah ve ispat ettik.
Öyleyse her şeyi yaratan Allah (cc) yaratılmamıştır, ezeli ve ebedidir, başlangıçsız ve sonsuzdur.”
Bu cevabı dinledikten sonra bu hususta da ikna olup memnuniyetini gösterdi. Ve kader meselesine dair: Madem her şey kaderde yazılıdır ve olacaktır, neden insanlar kaderin o yazdıklarını yaptıkları için sorumlu tutuluyor?”
Bu müşkil meseleyi de Risale-i Nurlar’dan istifade ettiğim gayet basit bir örnekle şöyle izah ettim: “Bir insan gelecek sene daha gelmeden önceki tecrübeleriyle veya astronomi, matematik gibi ilimlerden cüz’i bilgileriyle o seneyi bilir. Hatta kaç ay, kaç hafta, kaç gün olacağını ve namaz vakitlerinin hangi dakikalarda girip çıkacağını, güneşin ne zaman doğup batacağı gibi, o senenin daha birçok özelliklerini o takvime yazar. Adeta o takvim gelecek senenin bir tarihçe-i hayatı ve kader yazısı hükmüne geçer. Ve daha sene gelmeden o takvim herkese dağıtılır. Bizler, senenin takvime göre gerçekleştiğini gördüğümüzde ‘Bu adam takvimi böyle hazırladığı için sene ona uymuştur dememiz doğru olur mu?’ Belki takvimi hazırlayan adam senenin nasıl geçeceğini tecrübeleriyle bildiği için ona uyarak o takvimi hazırlamıştır.
Hatta takvim yanlış yazılmış olsa bile –ki bazen oluyor- sene ona uymadığı için o takvimin yanlışlıkları ortaya çıkmış oluyor.
Öyle de kader Cenab-ı Hakk’ın ilminin bir kısmıdır. Allah (cc) da o ezelî ve sonsuz ilmiyle bir kulunun ne zaman dünyaya geleceğini ve ne kadar yaşayacağını ve neyi isteyeceğini ve ne yapacağını bilmiş, takvim hükmündeki kaderinde yazmıştır.
İlmin tesiri yoktur. İlim ancak olmuş ve olacak olan şeyleri bilir. Demek ki bir insan ne isteyecekse ve ne yapacaksa kaderi ona göre yazılmıştır. Yoksa kader nasıl yazıldı ise insan da ona uymak mecburiyetindedir, ona mahkûmdur anlayışı çok yanlış ve hatalı bir düşüncedir.”
Biz kader meselesini de açıklayınca o ateist olan arkadaş anlattıklarımızı kabul ederek Allah (cc)’a iman hususunda bir probleminin kalmadığını söyledi.
Bu sefer İslamiyet’in hakkaniyetini kabul etmeyen diğer arkadaşa dönerek dedim ki: “İslamiyet’in hakkaniyetini ispat eden hadsiz delil ve burhanlar vardır. Onlardan biri de İslamiyet’in temelini oluşturan ve içinde birçok delil ve hüccet barındıran Kur’an-ı Azimüşşan ve hadis-i şeriflerdir.
Tarihte görülen şudur ki: “Hiçbir dâhi veya bilim adamı yoktur ki; Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden istifade etmeden yazdıkları kitapların üzerinden 10-20 sene geçince, o yazdıklarının bir kısmı geçerliliğini kaybetmemiş olsun ve içinde bir kısım yanlışlıklar veya eksiklikler bulunduğu ortaya çıkmamış olsun. Hatta kendileri daha hayatta iken o yazdıklarının bir kısmını değiştirmek mecburiyetinde kalıyorlar. Ancak bu kuralın dışında kalan yalnız ve yalnız Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir.
Kur’an-ı Azimüşşan ve hadis-i şeriflerin üzerinden 1400 seneden fazla zaman geçtiği halde herhangi bir ayet veya bir hadis geçerliliğini kaybetmemiş ve onların yanlış olduğu ispat edilmemiştir.
Kur’an-ı Kerim’de 6666 ayet bulunuyor. Bir milyona yakın da hadisi şerifler vardır. Eğer (haşa sümme haşa) bunlar da bir insana ait yazılan eserler olsaydı insanların eserleri gibi bunların da pek çok yanlış ve noksanlıkları ortaya çıkmış olacaktı. Olmadığına göre bu hakikat Kur’an-ı Kerim’in hem lafzının hem manasının, hadis-i şeriflerin ise manalarının Cenab-ı Hak’tan geldiğini ispat eder.
Nasıl ki, yeryüzünü dolduran ışık güneşin varlığını ispat edip gösteriyorsa öyle de Kur’an-ı Kerim’in ve hadis-i şeriflerin bu hakkaniyetleri, hem Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini hem Kur’an-ı Azimüşşan’ın Allah (cc) kelamı olduğunu hem Rasul ü Ekrem Aleyhissalatü Vesselam’ın hak peygamber olduğunu gösterir. Hem de Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin tesis ettikleri İslamiyet’in hak bir din olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde ispat eder.
Aklı başında olan hiçbir insan ve hiçbir düşman hatta hiçbir şeytan dahi bu hakikati inkâr edemez. Çünkü eğer yanlış bir ayet veya hadis bulunsaydı bugün her türlü yalan ve oyunlarla dini yok etmeye çalışanlar böyle bir fırsatı bulmuşken elbette o yanlışlıkları yazıp göklere asacaklardı.
Bu açıklamayı dinledikten sonra doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilen o cesaretli ve mert olan arkadaş: “Önceden ateist olan arkadaşına dönerek bu iş bitmiştir, düşündüklerimiz yanlıştır demek ki İslamiyet’i yanlış anlamışız doğrusunu öğrenememişiz.” dedi.
“Ben de onlara soracak başka bir sualiniz varsa sorunuz.” dedim. Onlar da bu hususta akıllarını kurcalayan problemlerinin kalmadığını söylediler. Ben ise bana göre bir şeyin kaldığını ve bunu yapmaları gerektiğini söyledim. “Nedir?” dediler. Dedim ki: “Madem Cenab-ı Hakk’ın var olduğunu ve İslamiyet’in hak bir din olduğunu kabul ettiniz, öyleyse imandan sonra en mühim hakikat namazdır.” Rabbimize karşı kulluğumuzu ifade eden o namazı kılmamız gerektiğini söyledim. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki onlardan birisinin o günden itibaren namaza başladığını öğrendik. Cenab-ı Hak söylediklerimizi, yazdıklarımızı rızası dairesinde kabul edip tesirini halk eylesin. Âmin.


