Risale-i Nur Külliyatı’ndan Birinci Söz’deki, “Şu sahranın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al!” yani Allah’a iman edip O’nun emir ve yasaklarına uy! O iman ile “tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.” cümlesinin ifade ettiği hakikati bir örnekle izah edelim:
Hakikaten insan Cenâb-ı Hakk’a iman edip kulluk yapmazsa, bütün varlıklara kul ve köle olmaya mecbur olur. Ve istifade ettiği bütün varlıklara karşı bir dilenci durumuna düşer.
Biz mü’min olduğumuzdan bu işin böyle olduğunu tam fark edemeyebiliriz. Fakat Allah’ı tanımayan ve O’na ibâdet etmeyenlerde bu hali daha bariz bir surette görmek mümkündür.
Konu ile ilgili bir hatıramı nakletmek istiyorum:
Ankara’da bir iş adamının bürosunda, iki üniversite bitirmiş Hindistanlı bir ticaret ehli ile tanıştım. Tercüman vâsıtasıyla aşağıdaki mealde bir konuşmamız oldu.
- Tahkir etmek ve küçümsemek için değil, yalnız öğrenmek maksadıyla size bir meseleyi sorabilir miyim?
- Olur, dedi.
- Neden ineğe tapıyorsunuz, dedim.
O da cevaben dedi ki:
- Elbette ineğe tapacağız, çünkü ineğin sütünden tâ gübresine varıncaya kadar ondan çok istifade ediyoruz. O istifadeye bedel ona tapmamız lazım. Ben de;
- İnekten istifade ettiğimiz gibi koyundan da istifade ediyoruz, dedim. O da dedi ki;
- Kesinlikle koyuna da tapmak mecburiyetindeyiz. Hatta dünyaya ve dünyamızdaki bütün varlıklara, teneffüs ettiğimiz havadan tutun tâ bitkiler, hayvanlar ve güneşe kadar her şeye tapmamız gerekir. Çünkü hepsinden istifade ediyoruz. O istifademiz nispetinde onlara tapmamız icab eder. Aslında o Hindistanlı adamın söylemek istediği şudur:
Nasıl ki, bir markete gidersiniz, istediğiniz bütün çeşitlerden alırsınız. Her çeşitten aldığınız kadar fiyat ödemek mecburiyetindesiniz. Aynen öyle de dünya denilen İlahî markete de gelmişiz, ondan ve onun içindekilerden istifade ediyoruz. Elbette o varlıklardan istifade ettiğimiz kadar, fiyat olarak o varlıklara tapmak mecburiyeti vardır, diye inandığını ifade etti.
Hâlbuki şunu düşünmüyor ki, marketteki malları alırken bedelini o mallara değil, marketin sahibine ödüyoruz. Marketin bir sahibinin olduğunu bildiği halde, ne yazık ki bu dünya marketinin de bir sahibinin bulunduğunu düşünüp idrak edemiyorlar.
Ben de onun anlayabileceği bir misal verdim ve dedim ki:
- Biz şu anda bulunduğumuz odadan istifade ediyoruz. Acaba biz buraya gelmeden evvel, bu odayı bizim istifade edeceğimiz şekilde hazırlayan ve bu hâle getiren biz miyiz?
Buna cevaben:
- Hayır, dedi.
- Peki, bu odanın malzemeleri ve içindeki eşya bizi ve bizim buraya geleceğimizi biliyor mu ki, biz gelmeden o eşyalar bir araya gelsinler, bu odayı teşkil edip, istifade edeceğimiz bir hâle getirsinler? Ve bu malzemelerin bu işi yapabilecek şuurları, güç ve kuvvetleri var mı ki bu işi yapsınlar?
- Hayır, asla!
- Değil bu hizmeti yapabilecek şuur ve kuvvete sahip olmak, belki bu hizmetin farkında bile değiller. Mademki bu odayı biz bu hâle getirmemişiz ve bu odanın malzemeleri de bu işi yapabilecek durumda değiller, nasıl oluyor ki bu oda içindeki bütün eşya ile hazırlanıp bize hizmet ediyor?
Demek ki; bu odanın bir sahibi vardır ki, bu odayı hazırlayıp hizmetimize vermiştir. Şimdi odadan ve içindeki eşyadan istifade ettik. Odaya ve eşyaya mı teşekkür edeceğiz, yoksa odayı bizim hizmetimize sunan oda sahibine mi teşekkür etmemiz lazım? Eğer sahibini kabul edip tanımazsak, ona teşekkür etmezsek, belki odaya ve odanın içindeki malzemelere teşekkür edersek, elbette bu nankörlüğümüze bedel bir daha böyle bir iltifatı bekleyemeyeceğimiz gibi, sahibinin bu hatamıza binaen vereceği cezayı da hak etmiş oluruz.
- Aynen bu misal gibi bu dünyamız da büyük bir oda gibidir. İçindeki bütün eşyası ile bize hizmet ediyor. Şüphesiz biz dünyaya gelmeden önce bu dünyayı kendimiz için hazır hale getirip istifade ediyor değiliz. Bu dünyayı oluşturan güçsüz ve şuursuz varlıklar dahi bizlerden haberdar olup bu dünya ve içindekilere ihtiyacımızın olduğunu düşünerek bir araya gelip bu dünyayı bizim için hazır hale getirmelerinin de imkânı yoktur.
Çünkü bu işlerin olması nihayetsiz bir kudret ve irade, hikmet ve ilimle mümkün olabilir. Hâlbuki hem bizler aciz ve fakir olduğumuzdan bu işleri yapmaktan gayet uzağız. Hem de dünyamızı teşkil eden unsurlar ve varlıklar da âciz ve şuursuz mahlûklardır. Bu işi onlara da vermek mümkün değildir. Öyle ise bu dünyamızın nihayetsiz Kadîr, Hakîm, Alîm ve Rahîm bir sahibi ve yaratıcısı vardır ki: Bizi yarattığı gibi, ihtiyacımıza binaen dünyayı da içindeki her şeyi ile beraber yaratıp hizmetimize vermiştir.
Peki, biz bu varlıklardan istifade ederken, acaba onların o hizmetlerine binaen onlara tapsak, Hâlık-ı kâinatı tanıyıp da kabul etmezsek ve O’na kulluk edip ibâdet yapmazsak ve O’nu inkâr edip nankörlük edersek, acaba cehennem azabını hak etmiş olmuyor muyuz?
İşte, bu Hindu adam gibi Allah’a inanıp O’nu kabul etmeyenlerin, böylece her şeyi Rab edinip onlara tapmak mecburiyetinde kaldıkları gibi, kâinatın sahibine inanıp O’na iman ve ibâdet edenler ise her şeye tapmaktan kurtulurlar. Ve bütün varlıkların Allah tarafından kendilerine merhameten verilen hizmetçiler olduklarını anlamış olmak ile yeryüzünün halifesi rütbesine yükselirler.
Bu açıklamayı yapınca o Hindistanlı adamın morali bozuldu, siması değişti hiçbir şey konuşmadan biraz düşünüp bekledi. Mevzuyu kapatarak başka ticarî meselelere girdi.
Bu adamın hâlinden İslamiyet’in ne kadar yüce bir din olduğunu anladım.
Ve İslamiyet’in bizi bir tek Allah’a kul yapmak ile bize hizmet eden inekten tut tâ ay ve güneşe kadar her şeye tapmaktan ve kul olmaktan kurtardığını ve insanlığa yakışır bir şerefe nail ettiğini anladım ve Allah’a hadsiz şükrettim.
Evet, nasıl ki güneş doğunca, güneşin karşısında bulunan bütün aynalarda, cam parçalarında, su kabarcıklarında ve bütün şeffaf şeylerde, bütün özellikleriyle birlikte güneşin bir aksi ve sûreti bulunur. Göklerdeki hakiki güneşi kabul etmeyen bir adam, o şeffaf şeylerin her birisinde küre-i arzımızdan hacim olarak 1 milyon 306 bin kat daha büyük bir güneşi ve o aynaların 149 milyon km içlerindeki derinlikte görünen gerçek birer güneşin var olduğunu kabul etmek mecburiyetinde olur. Hâlbuki bu ise çok cihetlerle imkânsızdır.
Öyle de her şeyi bütün esmâsıyla yaratan ve yapan Allah’a iman edip ibâdet etmeyen adam da Cenab-ı Hakk’ın kendisine hizmetkâr verdiği bütün varlıkları birer Rab olarak kabul edip onlara tapmak mecburiyetinde olur. Fakat bir tek Rab-ı Rahîm’e tapıp, O’na ibâdet eden, bütün varlıklara tapmaktan ve ibâdet etmekten kurtulur.
İman nimeti için, bütün varlıklar adedince Allah’a hamd ve yine o varlıklar adedince İslamiyet’i bize getiren Rasûl-i Ekrem (asm)’e salât-ü selamlar olsun diye şükrettim.


