Bediüzzaman Hazretleri, cinni ve insi şeytanların Kur’an’a ve imana hizmet edenlere, altı hile ile hücum ettiklerini söyler. Bu altı hileden beşincisi şudur:
Biz bu Beşinci Hile’nin içinde geçen ifadelerin bir kısmını aynen alarak bir kısmını da izah ederek yazmaya çalışacağız.
“Dine düşmanlık edenlere taraftar olanlar, insanda bulunan gurur damarından istifade ederek kardeşlerimi benden çekmek istiyorlar. Gerçekten insanda en tehlikeli damar, benliktir. Aynı zamanda en zayıf damar da odur. Onu okşamakla, çok fena şeyleri yaptırabilirler.”
O gururu kırmak da, insanın çok tehlikeli şeyler yapmasına sebeptir. İmana hizmet edenler için de bunda iyi bir ders vardır. Şöyle ki, ehl-i dünyanın yaptıklarından farklı olarak, bir kimsenin gururunu okşayarak, onun doğru yola gelmesine vesile olunabilir.
Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizi enaniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki: Şu asırda doğru yoldan ayrılanlar gurura binmiş, sapıklığın her alanında koşuyor. Doğru yolda olanlar mecbur olarak gururu terketmekle hakka hizmet edebilirler. Benliklerini kullanmakta haklı dahi olsalar; mademki ötekilere benzer ve onlar da haklı olanları kendileri gibi nefisperest zannederler; bu hareket hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber etrafına toplandığımız hizmet-i Kur’aniye, ene’yi kabul etmiyor. “Nahnü” istiyor. “Ben demeyiniz, biz deyiniz.” diyor.
Elbette kanaatiniz gelmiş ki, bu fakir kardeşiniz gururla meydana çıkmamış. Sizi benliğine hizmetçi yapmıyor. Belki, gurursuz bir Kur’an hizmetkârı olarak kendini size göstermiş. Ve kendini beğenmemeyi ve benliğine taraftar olmamayı meslek olarak seçmiş. Bununla beraber, kat’î deliller ile sizlere ispat etmiştir ki, meydan-ı istifadeye konulan Risaleler, mîrî malıdır; yani Kur’an-ı Hakîm’den sızan bir tefsirdir. Hiç kimse, benliği ile onları kendine mülk edinemez! Haydi, farz-ı muhal olarak ben benliğimle o eserlere sahip çıkıyorum, benim bir kardeşimin dediği gibi: “Madem bu Kur’anî hakikat kapısı açıldı, benim noksaniyetime ve ehemmiyetsizliğime bakılmayarak, ehl-i ilim ve kemal arkamda bulunmaktan çekinmemeli ve istiğna etmemelidirler.”
Selef-i Sâlihîn’in ve hakikati araştıran âlimlerin eserleri, gerçi her derde kâfi ve vâfi büyük bir hazinedir; fakat bazı zaman olur ki, bir anahtar bir hazineden daha ehemmiyetli olur. Çünkü hazine kapalıdır; fakat bir anahtar, çok hazineleri açabilir. Zannederim ki, o ilimden gelen benliği fazla taşıyan zâtlar da anladılar ki, Neşrolunan Risaleler, Kur’an hakikatlerinin birer anahtarı ve o hakikatleri inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılıçtır.
O kuvvetli ilmî benlik taşıyan fazilet ve kemalat sahibi zâtlar bilsinler ki; Risale-i Nur’lardan istifade etmekle bana değil, Kur’an-ı Hakîm’e talebe ve şakird oluyorlar. Ben de onların bir ders arkadaşıyım.
Haydi, farz-ı muhal olarak ben üstadlık dava etsem, madem şimdi ehl-i imanın tabakalarını, avamdan havassa, cahilden âlime kadar, maruz kaldıkları evham ve şüphelerden kurtarmak çaresini bulduk; o âlimler ya daha kolay bir çaresini bulsunlar veyahut bu çareyi lüzumlu görüp ders versinler, taraftar olsunlar. Ülemaü’s-sû’ yani kötü âlimler tabirine layık olanların hakkında bir büyük tehdit vardır.
Zira hadis-i şerifte: “Kıyamet gününde en şiddetli azap gören ilminden menfaat görmeyen âlimdir.” buyrulmuştur. İmam Ali (ra) da On Sekizinci Lem’a’da bid’a olan Latin harflerinden bahsederken: “Ahirzamanın fena insanları bir kısım ülemaü’s-sû’dur ki hırs sebebiyle karınlarını haramla doldurmak için bid’alara fetva veren ve onların yayılmasına yardım edenlerdir.” demiştir.
Bu zamanda ilim ehli daha ziyade dikkat etmeli. Haydi, farz etseniz ki, düşmanlarımızın zannı gibi ben, benlik hesabına böyle bir hizmette bulunuyorum. Madem dünyevî ve millî bir maksad için çok zâtlar benliği terkedip firavun gibi bir adamın kemal-i sadakatle etrafına toplanıp kuvvetli bir dayanışmayla iş görüyorlar. Acaba o dünyevî komitenin onbaşılarının etrafında o adamların toplandıkları gibi, bu kardeşiniz de kendi benliğini örtmekle beraber sizlerden de enaniyetinizi terk ederek hakikat-ı Kur’aniye ve imaniye etrafında toplanmayı istemeye hakkı yok mudur?
Sizin en büyük âlimleriniz de, ona “lebbeyk” yani “buyurun” dememesinde haksız değil midirler?
Kardeşlerim; benliğin içimizde en tehlikeli ciheti, kıskançlıktır. Eğer sırf Allah için hizmet edilmezse, kıskançlık müdahale eder, bozar. Nasıl ki, bir insanın bir eli, bir elini kıskanmaz ve gözü, kulağına hased etmez ve kalbi aklına rekabet etmez. Öyle de: bu cemaatimizin ve heyetimizin şahs-ı manevîsinde her biriniz bir duygu, bir âza hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilakis birbirinizin üstün özellikleriyle iftihar etmek, lezzet almak vicdanî bir vazifenizdir.
Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında, ilimden kaynaklanan bir benlik bulunur. Kendi mütevazı da olsa, o cihette enaniyetlidir. Çabuk enaniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar o Risalelere yapışsa da nefsi, o ilmî enaniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan Risalelere karşı çıkıp muaraza etmek ister.
Kalbi Risaleleri sevdiği ve aklı güzel gördüğü ve yüksek bulduğu halde; nefsi ise, ilmî benlikten gelen kıskançlık cihetinde içinden bir düşmanlık besler gibi, Risale-i Nur’un kıymetinin düşmesini arzu eder tâ ki kendi fikrinin ürünü olan kitapları onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Hâlbuki bil-mecburiye yani mecbur kaldığımdan bunu haber veriyorum ki:
“Bu Kur’an derslerinin dairesi içinde olanlar, allâme denilen zamanın en büyük âlimleri ve mezhep kurabilecek derecede müctehid de olsalar; vazifeleri -iman ilimleri cihetinde- yalnız yazılan şu Risalelerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir.
Çünkü çok delillerle anlamışız ki: Bu imana dair ilimlerde fetva vazifesiyle vazifelendirilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsinin ilmî benlikten aldığı bir his ile şerh ve izah haricinde bir şey yazsa; Risale-i Nur’a karşı soğuk bir muaraza veya eksik bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur’an’ın büyük denizinden sızmaları ve manalarıdır. Bizler, taksim-ül a’mal kaidesiyle, her birimiz bir vazife üzerimize alıp o âb-ı hayat hükmündeki hakikatleri muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!..”[1]
Bu izahlardan anlaşıldığı üzere, Bediüzzaman Hazretleri, kendisinden sonra da Risale-i Nur dairesindeki talebelerin asıl vazifelerinin ne olduğunu yorum götürmeyecek derecede açıkça ifade etmiştir.
O vazife de Risale-i Nur’lara şerhler yazmak veya onları okurken maksadın dışına çıkmadan izahlar yapmak veyahut insanların seviyelerine göre, o Risaleleri tanzim ederek düzenlemektir. Daire içinde görünüp bir kısım kitaplar yazıp Risale-i Nur’ların yerine koymak veyahut o Risaleleri şerh ve izah yerinde “bu Risaleler anlaşılmıyor” bahanesiyle sadeleştirme adı altında, bir kısım cümleleri hatta bazı satırları bile çıkararak geniş mana ifade eden kelimeleri, kısır manalı kelimelerle değiştirmek, tahriften başka bir şey değildir. Asr-ı Saadet’ten Osmanlı’nın sonuna kadar hiçbir İslamî eser böyle bir tahrif görmemiştir.
حَسْبُنَااللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَكِیلُ
[1] Bediüzzaman, Mektubat 2, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2013, s. 312


