Bediüzzaman Hazretleri hedef sahibi olmayı şu manada ifade etmiştir:
İnsanın bir gaye ve hedefi olmazsa veya insan hedeften gaflet etse veya hedefini unutsa, onun aklı ve fikri benliği ile meşgul olup hep o benliğin etrafında döner. Böylece benlik kuvvet bulur. “Biz” demeyi istemez. Yalnız kendisini sever başkasını hiç sevmez. Neticede insan değerini kaybeder.
Avrupalıların bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar. Onun bedeline çürük bir mal verdiler. Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve toplumsal hayata temas eden huylarımızın bir kısmını bizden aldılar. İlerlemelerine vesile yaptılar. Ve onun fiyatı olarak bize verdikleri alçakça kötü ahlakları ve huylarıdır.
Mesela, bizden aldıkları milli duygular ile onlardan bir adam der: “Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat-ı bâkiyem var.” İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve onların ilerlemelerinde de en sağlam esas budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise din-i haktan ve iman hakikatlerinden çıkar. O bizim, ehl-i imanın malıdır. Hâlbuki ecnebilerden, dışarıdan içimize giren pis ve kötü ahlak itibariyle, bizden kendini beğenen bir adam diyor: “Ben susuzluktan ölsem, hiç yağmur bir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saadeti, dünya istediği gibi bozulsun.” İşte bu ahmakâne kelime dinsizlikten çıkıyor, âhireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş, zehirliyor. Hem o Avrupalıların bizden aldıkları fikr-i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünkü bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.
Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve Avrupalıların zararlı davranışlarını almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle beraber herkes “nefsî! nefsî” demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle ve şahsî menfaatini düşünmekle bin adam, bir adam kadar kıymetsiz duruma düşer.
مَنْ كَانَ هِمَّتُهُ نَفْسَهُ فَلَيْسَ مِنَ اْلاِنْسَانِ ِلاَنَّهُ مَدَنِىٌّ بِالطَّبْعِ
Yani: “Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değildir. Çünkü insan fıtraten yaratılış itibariyle medenîdir.[1] Diğer insanları da düşünmeye mecburdur. Toplumsal hayatın yardımı ile şahsî hayat devam edebilir.
Meselâ: “Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşamadığından diğer insanlarla fıtraten alâkadar olmasından ve onlara manevî bir fiyat vermeğe mecbur olduğundan yaratılış itibariyle medenidir. Yalnız şahsî menfaatini düşünen, insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan olur. Elinden bir şey gelmiyorsa, hakikî özrü varsa o ayrı meseledir!”[2]
Bu açıklamaya göre, insanın seçtiği ve niyet ettiği hedefe göre gayret etmesi ve çalışması olur. O çalışma ve gayrete göre de insan değer ve kıymet kazanır. Elbette bütün âlemin kendisi için yaratıldığı ve bütün varlıkların hizmetine verildiği ve bütün varlıklar arasında Allah’ın kendisine muhatap olarak kabul ettiği bir insanın hedefi ve gayesi, sadece dünya hayatını rahat geçirmek gibi basit bir şey olamaz. İnsanın kendisine verilen değer ve kıymete göre bir hedefinin olması lazımdır.
O hedef ise, ona bu değer ve kıymeti veren Allah’ın rızasını kazanmak, bütün saadetlerin ve nimetlerin esası ve temeli olan Allah’ın cemalini görmek, dünya kadar baştanbaşa bağ ve bahçelerle süslü bir baki mülkü ve içindeki sonsuz bir saadet ve gençliği ve daimi bir hayatı kazanmaktır. Bu ise, ancak iman ile iman hakikatlerine hizmet ile ve Bediüzzaman Hazretleri’nin: “Ben cemiyetin iman selameti yolunda ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var ne cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Sait değil bin Sait feda olsun. Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.” dediği ve yaşadığı gibi insanlarımızın kurtuluşu için her türlü fedakârlığı göstermekle mümkün olur.
[1] Arabî ibare
[2] Bediüzzaman, Mektubat 2, Altınbaşak Neşriyat, Osmanlıca Nüshası, İstanbul, 2011


